| Home | Links | Downloads | Biyografi | Foto Gallerie | Gedichte | Kontakt | Verlinke Uns|   

Menü
 Hauptseite
 Archiv
 News Archiv
 Downloads
 WebLinks
 Biographien
 Bücher
 Artikel Schreiben
 Foto Gallerie
 Unsere Autoren
 News 4 u
 Mitgliedsschaft

Reklam

Sprachen
Sprache für das Interface auswählen

English German Kurdish-kurmanci Kurdish-zazaki Turkish

Kirmanckî :: Zazakî
 Alfabe
 Ferheng
 Gulî
 Kirmanckî de suffîksî
 Meywa
 Rengi
 Şanike
 Şîîre
 Zemîrî

Ferheng
Türkisch - Kurdisch(Zazaki) Wörterbuch


Türkisch - Kurdisch(Zazaki)
Kurdisch(Zazaki) - Türkisch

Ferheng

Foto Gallerie
















Archiv





Einige Artikel

· BİR KİTAP, „KÜRT İSYANLARI“ ÜZERİNE (1(
· Avesta ve Kürtçe dillerindeki benzer kelimeler
· Avesta Dili ve Kürtçe
· Kirmanckîya (Zazakîya) Motkî u Hewêlî ra
· Zazalar kimdir, Zazaca nedir ?
· DİLİMİZ KÜRTÇE
· Horasan, Alevilik, Kürtlük ve Türklük 5.Bölüm
· Bir „Dede“nin incileri 4.Bölüm
· Alevilerin „Türklüğü“ne dair 3.Bölüm
· Osmanlı Devleti Türkleri asimile mi etti? 2.Bölüm
· ALEVİ KÜRDE KİMLİK YAMASI 1.Bölüm
· FEKÊ ÇEWLÎGÎ DE ANTIŞÊ KARAN (FÎÎLAN)
· VER BI ETÎMOLOJÎYÊ KIRMANCKÎ (ZAZAKÎ)
· NUŞTOX, ZIWAN Û ŞEXSIYETO NETEWEYI
· Rastnuştiş- IV


Biographien

· Mehmet Uzun (English)
· Mehmet Uzun (Kirdki-Zazaki)
· Mela Mehmed Elî Hunî (Kirdki-Zazaki)
· Lerzan Jandîl (Zazaki-Kirmancki)
· Munzur Çem (Zazaki-Kirmancki)
· Shahan Axa (Zazaki-Kirmancki)
· Seyid Rıza (Türkçe)
· Nuri Dersimi (Deutsch)
· Nuri Dersimi (Türkçe)
· Haydar Isik (Deutsch)


Archiv

· MtDNA and Y-chromosome Variation in Kurdish Groups
· Dimili Dialects of Kurdish Language
· The Dimili Kurds of Turkey
· Der Koçgiri-Aufstand
· Veyva Wusivê Ale Koyî
· Qoçgiri İstiklal Savaşı
· ZIWANÊ KURDKÎ DE ZEMÎRÎ
· Meywa
· Gulî
· Rengi


Gedichte

· Dersa Dımli
· TİM HA Mİ VÎR D'
· KÊNİ ŞAHİDEY
· Tİ Yİ
· DE VAJE
· TİK-TEYNAYO EZ
· BENATE WESIYO MERG
· QAZA LENG
· Ey Reqip
· QEÇEK


BİR KİTAP, „KÜRT İSYANLARI“ ÜZERİNE (1(

(4687 Wörter in diesem Text)
(6392 mal gelesen)   Druckbare Version




Bir süre önce Ahmet Kahraman‘ın „Kürt İsyanları“ (Tedip ve Tenkil) isimli kitabı elime geçti. Evrensel Basım Yayın tarafından basılan kitap, Ekim 2003 tarihini taşıyor.Kitap ta Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan 1938 tarihine kadar geçen Kürt direnişleri hakkında bir hayli bilgi ve çok sayıda belge yer almaktadır. Doğrusu, kitabı okumaya başladığımda, onunla ilgili yazı yazmak gibi bir düşüncem yoktu. Ancak okuduktan sonra, bütünü üzerine olmasa da, ötekilerine oranla daha yakından ilgilendiğim Dersim direnişiyle ilgili bölümdeki kimi noktaları, böyle bir makalede ele almayı bir zounluluk olarak gördüm. Öyle gördüm, çünkü söz konusu bölümde, bana göre düzeltilmesi gereken bir hayli yanlış bilgi ya da açıklığa kavuşmamış olmasına rağmen kesin olarak kanıtlanmış gibi sunulan şeyler var. Yazar, 1925 Kürt ulusal direnişinden bahsederken, „Şeyh Said, Kürtlerin birliği için 1924 yazında Dersim‘e uzanıyor, efsanevi lider Seid Riza‘yla da buluşuyordu,” diyor.

Bu saptamadan sonra ise buluşmanın nasıl gerçekleştiğine ilişkin bilgiler veriliyor. Yazarın belirlemelerine göre Şeyh Said, görüşmeyi organize etme işini Palu‘lu Şeyh Şerif´e veriyor. Şeyh Şerif de Nazımiye ilçesine bağlı Civarek (Sarıyayla) (doğrusu Cıvrak M.Ç.) köyünden Seid Bertal Efendi‘yi Çarekanlı Mustafa Paşa‘ya gönderiyor ve sonuçta da Seid Rıza ile yakın dost olan Mustafa Paşa görüşmeyi gerçekleştiriyor. Görüşme, Mustafa Pasa‘nın köyü olan Ağuyasini yaylasında ve bütün Dersimlileri gelenlerinin katılımıyla yapılıyor. Yazar bu arada görüşmenin gerçekleşmesi için aracılık eden Seid Bertal Efendi‘nin 1938‘de bir tesadüf eseri olarak kurtulduğunu da belirtiyor.

Hemen şunu belirteyim ki Şeyh Said ile Sey Rıza arasında görüşme yapıldığına dair bilgiler ilk kez bu eserde yer almıyor. Bu, öteden beri sözlü planda söylenegelen ve üzerinde çokça spekülsyon yapılan bir konudur. Ben de yıllardır bununla ilgili gerçeği öğrenebilmek için olanaklarım ölçüsünde çaba harcamaktayım. Doğrusunu söylemek gerekirse vardığım sonuç, böyle bir görüşmenin gerçekleşmediği, bu yönde söylenenlerin hayal ürünü şeyler oldukları şeklindedir. Neden bu sonuca vardım, bunu biraz açmak istiyorum.

1. Çocukluğumda, bir çok kişiden Şeyh Said‘in Kureşan aşiret reisi Alîyê Gaxi ile görüştüğünü duymuştum. Bunlara, „Hotay Serra Usivê Qurzkizî“ kitabında anıları dile getirilen Usıvo Qurzkij da dahildir. Ne var ki onun konuya değinmesi, anıların basımından sonraki bir tarihe rastladığı için kitapta yer alamadı. Şeyh Sait‘in Sey Rıza ile görüştüğü yolundaki bilgiye çok sonradan, Dersim‘in başka yörelerinde karşılaştım. Bu arada, söz konusu görüşmeyi yapan kişinin Çarekan Beyi Mustafa Bey olduğunu söyleyenlere de rastladım. Demek oluyor ki Şeyh Said ile lider pozisyonunda görüşen kişi konusunda bizzat Dersimliler arasında görüş birliği yok. Her yöre, kendi yöresinin etkin kişisiyle görüşüldüğünü söylemektedir.

2. Görüşme yeri de buna paralel olarak değişiklik gösteriyor. Kimilerine göre görüşme Sey Rıza‘nın konağında, kimilerine göre Aliyê Gaxi‘nin evinde, kimine göre Kutu Deresi‘nde, kimine göre ise Çarekan bölgesinde gerçekleşmiş.

3. Halk arasında Çarekanlı Mustafa Bey‘e, „Mıstefa Beg“, „Mire Mıstefa“ ya da sadece Mire (Mir) denilmektedir. Ona Mustafa Paşa denildiğine ilk kez yazarın kitabında tanık oldum. Bu ailenin genel ismi ise „Çê Sosên Begî” (Sosên Bey Ailesi) dir.Çarekan Beyi Mustafa oldukça varlıklıydı, devletle ilişkileri çok iyiydi. Onun, bütün bu ilişkileri bir tarafa bırakarak kendisi için son derece riskli olabilecek böyle bir görüşmeye aracılık, ondan da öte ev sahipliği yapması hayli güç gibi geliyor bana.

4. Cıvrak köyünden Bertal Efendi ya da Bertalê Alîyê Gulavi‘nin Şeyh Şerif tarafından Mustafa Bey‘e elçi olarak gönderilmesi de inandırıcı gözükmüyor. O dönemde Bertal Efendi ailesi (Çê Alîyê Gulavî ) ile Mustafa Bey‘in arası çok gergindi. Aralarında on yıllarca süren bir kavga vardı. bir ara iki aile arasında barış yapılması söz konusu oluyor. Bertal Efendi‘nin de küçüğü olan Memed‘in ısrarla karşı çıkmasına rağmen, o an aşiret reisliği yapmakta olan büyük kardeş Süleyman Ağa (Silemanê Alîyê Gulavî), Mir ile barışmayı kabul ediyor. Memed‘in karşı çıkma gerekçesi ise şu: „Mir, açık çatışma ile başa çıkamadığı rakipleriyle barış antlaşması yapıyor, onları tedbirsiz davranmaya itiyor ve arkasından da darbeyi vuruyor. Bu Sosên Beg ailesinin geleneksel politikasıdır. Kendisine kafa tuttuğunuz için Mir bizi af etmez. Fırsat bulur
bulmaz intikam almak ister, barışmıyalım,“ diyor.

Barışın ardından küçük kardeşin dedikleri gerçekleşiyor ve hem de Mir Mustafa onu (Memedi) öldürtüyor. Bütün bu nedenlerden ötürü de Bertal Efendi‘nin böyle bir aracılğı üstlenmesi, Mir‘in ise kabul etmesi olanaksız denilecek kadar güç bir şey. Beri taraftan, Gimgim (Varto) yöresinde Cibranlı aşireti ile Hormekan (Kürtçe orijinali: Xormek) aşireti arasında süregelen düşmanlık ve çatışmalar biliniyor. Dersim‘deki Hormekanların buna ilgisiz oldukları söylenemez her halde. Aşiretin iki kolunun oldukça sıkı diyaloğ içerisinde oldukları ve Gımgım‘da yerleşik Hormek liderlerinin şıkışık dönemlerde Dersim‘deki Civrak köyüne geldikleri ve orada kaldıkları bilinmektedir. Genç Yazar Deniz Gündüz de derleme sonucu yazdığı „Kilama Pepugî“ kitabında bu ilişkileri irdeliyor. Gimgim‘daki Hormekan ve Cibran aşiretleri arasında süregelen kanlı çatışmalar ortada iken, Şey Sait‘in de Cıbran aşireti ile yakın ilişkileri, hatta evlilik nedeniyle Halit Bey‘le akrabalığı biliniyor iken Dersim‘deki Hormek reisleri bölye bir görüşmeye aracılık edebilirler mi? Aşiretsel ilişkiler açısından olaya bakıldığında,Gımgım‘daki Hormekanlıların şiddetle karşı oldukları bir şeyin Dersim‘deki akrabaları tarafından yerine getirilmesi mantığa ne derece uygun düşer, üzerinde düşünmek gerekir.

Bu arada yazar, Bertal Efendi‘nin adını „Seid Bertal“ şeklinde veriyor ki, onun adının önünde „Seid“ sıfatının ya da isminin olduğunu ilk kez duyuyorum. O, halk arasında „Bertal Efendi“ ya da „Bertalê Alîyê Gulavî“ olarak biliniyor.

Kitap‘ta, Şeyh Said ile Dersimliler arasındaki görüşmenin Mustafa Bey‘in köyü „Ağuyasini“ yaylasında yapıldığı belirtiliyor. Oysa, saptayabildiğim kadarıyla o yörede bu isimde bir köy ya da yayla yok. Mir‘in oradaki merkez köylerinden biri Şênîaxan (Türkçe okunuşu: Şeniağan)‘dır. Burada bahsi geçen köy de bu olsa gerek. Kitabın yazarı, toplantıya katılanlardan biri olan Usênê Sêydî ya da Sey Usên‘in yeğeni Kahraman Aytaç‘ın ağzından, Sey Rıza‘nın yanına Baytar Nuri ile Alişêr‘i alarak gittiğini söylüyor. Oysa Baytar Nuri ne Kürdistan Tarihinde Dersim kitabında böyle bir konuya değiniyor, ne de anılarında. Bu tür bir görüşme yapılmış olsa M. Nuri Dersimi neden bahsetmesin?

Yine söz konusu görüşmenin yapıldığına dair bilgiye resmi belgelerle devlet yanlısı yayınlarda rastlanmaması da dikkat çekicidir. Yazar, Bertal Efendi için, „.. Civarek, 1938 yılında yakılıp yıkılarak halkı kurşundan geçirilecek, Bertal Tanrıverdi, rastlantı sonucu kurtulabilecekti,“ (s. 68) derken de yanılgıya düşüyor. Burada bahsi geçen Bertal Efendi ailesinin öteki bireyleri Remedan köyünün yanıbaşında Hîra Gewre‘de katledilirlerken kendisi de Nazımiy‘den yola çıkratıldı ve ilçenin bir
kaç kilometre kuzey-doğusuna düşen Vilê Kewlî semtinde öldürüldü. Usivo Qurzkij, görgü tanığı olarak anılarında bu olayı anlatıyor. Yani 1938‘de tesadüf eseri olarak kurtulan Bertal Tanrıverdi o değil, 1925‘lerde henüz çocuk yaşta olması gereken yeğen Bertal‘dir (Daha geniş bilgi için bak, Çem, Munzur, Hotay Serra Usivê Qurzkizî, Weşanên Deng, s. 65 ve devamı).

Sey Rıza ile Şeyh Said arasında yapıldığı söylenen görüşme hakkında bu güne kadar bir çok kişi ile konuştum ki bunlar arasında bizzat Sey Rıza‘nın torunu Ali Rıza Polat ile Sey Rıza‘yı yakından tanıyan kişiler de vardı; ancak hiç kimseden kesin olarak böyle bir görüşmenin yapıldığına dair bir bilgi alamadım. Konuştuğum kişilerden bazıları konu hakkında bilgileri olmadığını söylerken, bazıları sadece duyduklarını ifade ettiler. Torun Ali Rıza Polat‘ın yanıtı da „Öyle söylüyorlar ama kesin bilmiyorum“ şeklinde olmuştu.

Bu konu, Sey Rıza‘nın Dersim‘deki son günlerinin irdelendiği Mehmet Gülmez‘in „Dersim‘ra ve Dare Estene Seyit Rıza“ (Dersim‘den Darağacına Seyit Riza) isimli çalışmasında da yer alıyor. Gülmez, kitabında bu olayı Sey Rıza‘nın ikinci karısı Bese‘nin kardeşi olan ve sürekli olarak onun yanında bulunan, hem korumalığını ve hem de elçiliğini yapan Hemê Boxi (Türkçesi: Boği) ile konuştuğunu şu cümlelerle ifade ediyor:

„Hemed amca, Şeyh Said, savaştan önce Dersim’e geldi mi? Sey Rıza‘nın yanına geldi mi, gelmedi mi? Sey Rıza‘dan yardım istedi mi, istemedi mi?‘
Bu soruyu sorduğum zaman yanımızda daha başkaları da vardı.
Hemedê Boxî aynen şöyle yanıt verdi:

‘Hayır, hayır! Haşa, haşa! Vallahi iftiradır, billahi iftiradır. Biz Şeyh Said’i Dersim’de hiç görmedik. Şeyh Said hiç Ağdad’a, Sey Rıza’nın evine gelmedi. Şeyh Said’i ne duyduk, ne de gördük. Sê Said olayını söyle duyduk biz:

Mart‘ın ortasıydı. Hozat‘tan bir elçi geldi, dediler ki Hasan Hayri‘den mektup getirmiş. Sey Rıza mektubu okuttu, baktık ki Hasan Hayri mektubunda ‘Şeyh Said ve çevresi başkaldırmış, Elazığ‘ı almışlar. Diğer tarafta da Şeyh Said kuvvetleri Diyarbekir üzerine yürümüşler. Biz burada da Şeyh Said‘in yanındayız, birlikteyiz. Elinizden geldiği ölçüde acele ederek yörenizdeki hükümet merkezlerine el koyun,‘ diyor.

Sey Rıza altına bir kaç kelime yazdıktan sonra mektubu Kalan reisi Ali Ağa‘ya yolladı. Sey Rıza:

‘Ali Ağa hal-mecal böyledir. ... Ben gidiyorum, biz Hozatı kuşatacağız, sen de Kalİ, Boliyİ, başka da kimleri yanına alabileceksen al, Erzincan‘ı kuşat. Hiç değilse Erzincan‘dakileri meşgul et ki, oradan Şeyh Said‘e karşı kuvvet gitmesin.‘
‘Sabahleyin haber salındı, çok kişi toplandı, Sey Rıza‘yi kızağa bindirdik ve Xaçelîye‘ye gittik. Geceyi Xaçelîye‘de geçirdik. Yine o gece de çevreden çok sayıda insan geldi. Silahı olanlar bir araya toplandılar, Sabahleyin Sey Riza‘yı yine kızakla yola çıkardık, Hozat yakınında Dewrês Cemalİ‘lara ait bir mezra var, oraya götürdük. O gece Sey Rıza Hozat‘ta bulunan hükümetin gücü, devlet askerinin miktarı hakkında bilgi getirmesi için Hozat merkezine elçi yolladı. Ne var ki öteden haber geldi. Hasan Hayri çektiği telgrafta... ‘Şeyh Said güçleri geri dönüp Palu‘ya çekilmişler,‘demiş.

Bunun üzerine Hozat‘a saldırmadan geri döndük,“ diyor (Mehmet Gülmez, Dêrsim’ra ve Dare Estene Seyit Rıza, Zend Yayın, Kasım 1996, Istanbul, s.158. Kirmancca‘dan Türkçeye çeviri: Munzur Çem). İşin ilginç yanı, bu gelişmeyi doğrular nitelikte bilgiler resmi belgelerde de yer alıyor: Örneğin, 3. Ordu Müfettişliğinin 28/2/341 (1925) tarih ve 347 numaralı şifresinde şöyle denliyor:

„Dersim Ekradı’nın* bilhassa Karaballı**, Feratuşağı***, Abbasuşağı aşiretlerinin Bitlis, Hozat veya Pertek’i basmak konusunda yaptıkları müzakerelerinde, evvela Hozat’ı basarak mahpusları tahliye ettikten sonra Pertek’i basmaya karar verdikleri pek mevsuk olarak haber alınmıştır.” (M. Bayrak, Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri, s.280)
Aynı Müfettişliğin 1.3.941 81925) tarih ve 358 numaralı şifrede ise şu satırlar yer alıyor:

“Elaziz’in sukİtu üzerine Dersim’de galeyan olup Kürtlerin vilayet merkezinde toplanmaya başladıkları, bazı memurinin irticayı andırır sözler söyledikleri, Şeyh Şerif ve Dersim Mebus-u sabıkı Hasan Hayri imzasile Elaziz’de rüesaya gelen telgrafta Elaziz’de asayişin ihlal edilmemesinin bildirildiği, garbi Dersimlilerin iş bu taşkınlıklarına karşı şarki Dersim ve bilhassa Mazgirt aşairinin lehinde samimi tezahürat gösterdikleri,..

Çemişkezek kazasının dün Ekrat tarafından ihata olduğunu kısmen kaza içinde müsademe başladığı tarafeynden dört beş telef olduğu, Dersim Kürtlerinin bilahassa Karaballı, Fratuşağı, Abbasuşağı aşiretlerinin Evvela Hozat’ı basmak müzakeresinde bulundukları öğrenilmiştir.„ (M. Bayrak, age, s.280)

*Arapça da Kürtler demektir.
** Dersim’de bu isimde bir aşiret yok. Burada kastedilen Qerebaliyan aşireti olsa gerek.
** * Dersim’de konuşulan Kürtçenin her iki lehçesinde de aşiretlerin sonuna „lı“ son eki ile „uşağı“ sözcüğü gelmez. Bunlar Türkçeye ait formlardır ve yanlış olarak kullanılmaktadır. Kürtçenin söz konusu her iki lehçesinde de bu aşiret isimleri „an” çoğul eki ile biterler. Usivan, Demenan, Balîyan, Şadîyan, Qerebalîyan gibi. Ancak Şadiyan örneğinde de görüldüğü gibi, isim sesli harfle bittiği taktirde sonek „an” ile arasına „y” bağlantı harfi olarak girer ve sonek „yan” şeklini alır. Dersim‘de „an” son ekinin „İ (İn) ve „o (on)” olmak üzere iki değişik formu daha var ki çoğunlukla „İ (İn)” soneki ile biten form kullanılır. Demenİ, Balîyİ Qerebolîyİ vs.

Öte yandan Civrak köyü ile benim doğup büyüdüğüm köy birbirlerine komşu sayılırlar. Ailemle Bertal Efendi ailesi arasında ötedenberi güçlü dostluk bağları var. Eğer yukarıda bahsedilen görüşme gerçekleşmiş olsaydı, bunun bizim çevrede bilinip konuşulmaması mümkün olmazdı. Bahsi geçen döneme ilişkin sıradan olayları dahi bilen ve günlük yaşamda sürekli konuşan insanlar bu derece önemli bir konuya neden hiç değinmesinler? Yöremizde, 1925 ulusal direnişi sırasında Mire Mustafa‘nın tutumu ile ilgili olarak şunlar söyleniyordu ki bunu bizzat babamdan da dinlemişimdir. Direniş başlar başlamaz, İsmet İnönü Erzincan‘a geliyor, Mir ile görüşüyor, kendisine kirvelik teklifinde bulunuyor ve böylece onun harekete vereceği muhtemel bir desteğin önünü kesmiş oluyor.
Ner var ki direnişten sonra Mustafa Bey yine de sürgüne yollanıyor. Bunun nedenini yine babam dahil bizden önceki kuşaktan insanlar, „Evet, Mustafa Bey Şey Said‘e destek olmadı ama devletin istediği şekilde karşı da çıkmadı. O nedenle de devlet sürgün etti kendisini.“ Tabi bütün bunlar belgelere dayalı bilgiler değil, yöre insanı tarafından anlatılan şeyler.

Bu arada şunu belirteyim; Şeyh Said ile Dersimliler arasında yapıldığı söylenen görüşmelerin tümünde anlatılan ortak bir hikaye var. Güya Şeyh Said, konuk olduğu evin sahiplerinden (kimine göre Sey Rıza, kimine göre Alîyê Gaxî, kimine göre ise Mustafa Beg), yemek yapılmak üzere kesilmek istenen hayvanları kesmemelerini istemiş, onları kendi adamlarına kestirtmek istemiş. Nedeni de Dersimlilerin kızılbaş olması ve onların kestiği hayvanın etini haram kabul etmesiymiş. Doğrusu, bu iddia da bana hiç gerçekçi gelmiyor. Şahsen bunu iki nedene bağlı olarak ortaya çıkmış olabileceğini düşümekteyim. Birinci ve ağırlıklı ihtimal, bunun bizzat devlet eliyle ortaya atılmış olmasıdır. Özellikle de, devletin gönlüne göre ısmarlama „tarih yazarlığına“ soyunanların bu gibi konularda ne kadar „üretken“ olduklarını göz ardı etmemek gerekir. İkincisi ise Şeyh Sait önderliğindeki ulusal direnişe destek vermeyen ya da karşı çıkan, kimi dersimlilerin kendi tutumlarına haklılık kazandırmak için, yani savunma psikolojisi ile yarattıkları bir bahane olması ihtimalidir.

Görüşme ile ilgili yukarıda değindiğim birbirinden farklı görüşlerin yanısıra, Şeyh Said‘in bu tür bir davranışta bulunmasına inanmayı güçleştiren başka nedenler de mevcuttur. Her şeyden önce Şeyh Said, Türk sömürgecilerinin yaygınlaştırmaya çalıştıkları gibi sıradan, bilinçsiz ve gerici biri değildi. Bir din adamıydı ama oldukça iyi eğitimi olan bilinçli ve ateşli bir yurtseverdi o. Oturduğu Hınıs‘ta bir hayli kızılbaş vardı, daha doğrusu onlarla komşuydu. Onun, bu kesime karşı düşmanca ya da küçük düşürücü yönde bir tutumu olduğuna ilişkin her hangi bir bilgi ya da kanıt yok elde. Tersine oldukça dostane ve barışçıl bir komşulukları olduğu söyleniyor. Zaten „Halkın davasını zafere götürmek için gerekirse komunistlerden de yardım alınır“ diyerek çevresindeki din adamlarını ikna eden ve bu yolda çaba harcayan birinin, yukarıda belirtildiği tarzda dar
görüşlüce bir davranış sergileyebileceğine inanmak için cidi bir neden yok. Kaldı ki bu Kürt geleneklerine o kadar aykırı ki bırakalım Şeyh Said‘î, sıradan biri dahi böyle bir şeyi kolay kolay yapmaz. Devlete karşı bir başkaldırı hareketi planlayan ve bu amaçla Dersimlilerin desteğini almaya giden biri, bunu yaptığı zaman baltayı kendi ayağına vurduğunu da bilir her halde. Düşünün; birinin evine gidiyorsunuz, elinisıkıyor, ekmeğini yiyip suyunu içiyor, yatağında yatıyorsunuz ama sıra hayvan kesmeye gelince „Ben sizin kestiğinız hayvanın etini yemem, bırakın benim adamların kessinler,“ diyorsunuz, inanılacak şey mi?

Yazının çerçevseini aşmasına rağmen yeri gelmişken kendi yöremde yaşananlardan da hareketle, din farkının bu olaydaki rolüne kısaca değinmek istiyorum. İstiyorum, çünkü 1925 direnişiyle ilgili olarak yazanların önemlice bir kesimi, Doğu Dersim ve Gımgım (Varto) yörelerinde, kimi aşiretlerin 1925‘de direnişçilere karşı çıkmış olmalarını alevi-sünni çelişkisine bağlama eğilimindedirler ve daha da önemlisi, sonraki nesiller içerisinde bu görüşe inanların sayısı bir haylidir.
Yine bu noktaya değinirken, Doğu Dersim‘li Alevi Kürt aşiretlerinin 1925 direnişine karşı tavırlarının oldum olası abartılarak yansıtıldığını da önemle belirtmek gerekir. Gerçek şu ki ortada kimilerince dile getirildiği tarzda geniş çaplı bir karşı çıkış yoktu. Doğu Dersimliler, bu direniş sırasında esas olarak sessiz kaldılar. Hatta o günün sınırlı haberleşme olanakları nedeniyle kısa süren ayaklanma sona ererken içlerinden bir çoğu ne olup bittiğini anlamaya fırsat bile bulamamışlardı. Beri taraftan, bu stırların yazarı öteden beri sırf dinsel nedenlere bağlı olarak çatışma ve savaşların çıkabileceğine inanlardan değil. Tarihte, dinsel görünüm verilen hangi çatışmaya bakarsanız bakın, onun altında yatan başka nedenler vardır. Din, ekonomik ve politik nedenlerle çıkan bu tür çelişki ve çatışmalarda taraftar toplamak, başka bir deyişle kitleleri yönelndirmek için kullanılan bir araç olmaktan öte bir ol oynamıyor. Üzerinde durmakta olduğumuz somut olayda da durum bunun tersi değil. Ne, Kiği ve
Depe (Karakoçan) yöresini de dahil ettiğim Dersim‘in doğu kesiminde, ne de daha doğuda yer alan Gımgım (Varto) Xinus (Hınıs) yöresinde; bazı Kürt aşiretlerince Şey Sait önderliğindeki 1925 ulusal direnişine karşı sergilenen tavrın temelinde din farkı etkeni yatıyordu. Neden ya nedenler başkaydı.

Örneğin Hormekan aşiretinin tavrını ele alalım: Bu aşiretin, öteden beri Cibran aşireti ile sorunları olduğu, aralarında kanlı çatışmaların yaşandığı bilinmektedir. Hamidiye Alaylarından birinin Cibranlılar tarafından kurulması ve bu sayede elde edilen güçle sünni olsun, alevi olsun komşu aşiretler üzerinde baskıların arttırılması, söz konusu çelişki ve çatışmaları daha da büyüttü, oldukça uç noktaya götürdü. İki aşiret arasında yaşanan sorunların din farkından değil, kimi ekonomik ve sosyal nedenlerden kaynaklandığı ise olaya objektif yaklaşan her kesin kabul edebileceği bir gerçektir.

Bu nedenle de Hormekan aşiretinin, Şey Sait önderliğindeki harekete karşı aldığı tavır aslında yeni bir şey değildi. O, yukarıda bahsi geçen olayların bir devamı, daha doğrusu zincirin yeni bir halkasını teşkil ediyordu ki daha önce de değinildiği gibi bunun da asıl nedeni kimilerinin klişeleşmiş sözlerle tekrarladıkları gibi sünnilere karşı alevilerin duyduğu bir tepki değildi. Nitekim, yörenin alevi aşiretlerinden Avdelan, Hormekan ve Lolan aşiretlerinin tersine direnişe destek verdi. Hormekan liderlerinden ünlü silahşör Zeynel‘in, durumu güçleştiğinde bir sünni olan İbrahim Paşa‘nın yanına gitmesi ve bir süre orada barınması da söz konusu alevi-sünni kangası tezini çürüten etkenlerden biridir.

Doğu Dersim‘e gelince; iyi tanıdığım bu yörede, bazı grupların 1925 direnişine karşı çıkmış olmalarının da yine din farkı ile ilgisi yoktu. Bir kere bu bölgede, direnişe tavır alanlar sadece alevilerden oluşmuyordu; sünnilerden de aynı tavrı sergileyenler vardı. Örneğin, Dersim‘in Xiran ve Sadiyan aşiretleri Kurmancca konuşan alevi, Şixmamdanların Sêydikan kolu ve Kurêşanlar Kirmancca (Zazaca) konuşan alevi, onlara komşu Oxî ‘li (bu günkü Karakoçan) Necip Ağa ise Kurmancca konuşan bir sünni idi. Bunun da ötesinde, alevilerle sünniler öteden beri bu yörelerde yan yana ya da iç içe yaşamaktaydılar ve dinsel açıdan birbirlerine karşı son derece saygılıydılar. O bölgeden biri olarak, bu güne kadar her iki kesim arasında dine dayalı bir sürtüşmeye rastlamadığımı, duymadığımı altını çizerek belirtmek isterim.

1925‘deki o olayları bilen ve hatta bizzat çatışmalara katılmış olanlardan dinlediklerim var. Bunların içerisinde de din farkını kendi davranışlarına neden olarak gösteren bir tek kişiye rastlamadığımı belirtmek isterim. Onlar, alevi-sünni çelişkisini ağızlarına almazken, çok sıradan nedenler ve basit çıkarlarla o işi yaptıklarını her fırsatta ve bazan da ironik bir tarzda dile getiriyorlardı.

Bir örnek olmak üzere „Usivê Qurzkizî”nin anılarından kısa bir bölümü buraya almak istiyorum:
„... Bunun üzerine, yani o şekilde adam öldürünce, Haydar firar etti. (...) Aradan bir süre geçtikten sonra Şeyh Sait ihtilali baş gösterdi. O ihtilal çıkınca da devlet beklemedi, kim kendisine yardım eder de Şeyh Said‘e karşı savaşırsa her türden suçu afedilecek diye ilan etti. Haydar da bu olayı fırsat olarak gördü, devletten yana tavır aldı ve Şeyh Sait güçlerine karşı savaştı. Tabi bizim yöreden çok sayıda kişi aynısın yaptı. Örneğin, Seter‘den Dewrês İvrayim, Hesenê Hemedî, Usêno Qız, ... Doğrusunu söylemek gerekirse Kiği tarafında alevi olsun, sünni olsun bir hayli Kürt bir araya gelip devlete destek verdiler.“ (Munzur Çem, Hotay Serra Usivê Qurzkizî, Deng Yayınları, 2002 İstanbul, s. 13. Kirmanckiden çeviren Munzur Çem)

Burada sözü geçen Haydar, Usivo Qurzkiz ile akrabadır. Seter köyünden aynı işi yapanların tümü yine onun yakından tanıdıklarıdır. Grubun liderliğini yapan kişi ise bu olaydan 13 yıl sonra, yani 1938‘de iki karısı ve gelini ile birlikte kurşuna dizilerek, oğlu İmam Hesen ise başı kesilerek katledilecek olan Dewrês İvrayim (Îvrayîmê Hesenî) idi.
Dewrês Îvrayîm , o yöredeki kureşanların lideri olup tıpkı Haydar gibi çeşitli eylemlerinden ötürü devletçe aranan biriydi. Ve yine onun da direnişçilere karşı devletten yana tavır takınmasında, aftan yararlanmaktan başka her hangi bir düşüncesi yoktu.

Alevi Kürtler içerisinde, 1925 direnişine karşı çıkmış din adamı ya da aşiret reislerinin aslında Aleviliği hiç de umursamadıkları, o yılların başka bir çok olayı karşısında takındıkları tutum da açığa çıkartıyor. „Doğu İlleri ve Varto Tarihi“ nin yazarı Hormekanlı M. Şerif Fırat ile Malatya‘nın „ünlü“ Doğan Dedesi‘ni buna örnek olarak verebiliriz. Şeyh Sait‘in Alevilere hiç bir zararı dokunmadığı halde ona karşı savaşan bu ikili 1921, 1926, 1930 ve 1037-38‘de Alevi Kürtler soykırıma uğratılırlarken seslerini çıkarttılar mı?

Hayır. Onlar, Aleviliği yok sayan, Alevi ibatedini yasaklayan ve alevileri katleden; Dersim halk türkülerinde sürekli Yezit ve Mervan ile özdeşleştirilen soykırımcıların saflarında yer aldılar, kim iktidara geldiyse onun adamı oldular.

Peki M. Şerif Fırat ile Doğan Dede gibilerini, böylesine gözükapalı bir tarzda kendi halkının katillerinin hizmetine girmeye iten nedenler neydi acaba?

Bu, soyut bir çıkarcılık ya da kişilik zaafının bir sonucu muydu, yoksa bizzat bu kişiliğin ortaya çıkmasına ve şekillenmesine de neden olan başka etkenler mi mevcuttu?

Bu satırların yazarının görüşü ikincisinden yanadır; yani bahsi geçen ikilide somutlaşan tutumun, kökleri daha gerilere giden kimi tarihi ve toplumsal koşulların bir sonucu olduğu şeklindedir.

Bilindiği gibi, Gımgım (Varto) ve Malatya yörelerinde yaşayan alevi Kürtler, kendilerini sünni Osmanlı devleti dönemindeki baskı ve tahribatlara karşı savunabilmek için gerekli olanaklara sahip sayılmazlardı. 1923 yılında kurulan yeni devlet ise „Cumhuriyet“ adıyla doğuyor ve biçimsel de olsa laik gözüküyordu. Bu nedenle de onun, Sünni Osmanlıya karşı tepkici olan o yörelerin Alevi Kürtlerinin hiç değilse bir bölümü tarafından sempatiyle karşılanmasında ve desteklenmesinde anlaşılmayacak bir şey yoktu. Bu tutum, onlara sadece ekonomik ve politik avantajlara sahip olmanın yollarını açmıyor, aynı zamanda bir hesaplaşma ve geçmişin öcünü almayı da olanaklı kılıyordu. İşte gerek Gimgim yöresi Hormekan ve Lolan aşiretlerinin gerekse Malatya’lı Doğan Dede‘nin yeni devletin yönetimine destek vermiş olmalarının altında yatan temel etkeni bu noktada aramak gerekir. İşin gerçeği , onlar Şey Sait‘e karşı oldukları için değil, fırsat çıkmışken yeni devletle ilişkileri düzeltme, ona dayanarak kendi çıkarlarını ve geleceklerini sağlama alma düşüncesiyle böyle bir yola girdiler.

Elbet bu tutum, Dersim‘in çoğunluğunun 1925 direnişine karşı sergilediği tutumla bağdaşmıyor, çelişiyor. Daha önce verilen bilgilerden de anlaşılacağı gibi 1925 direnişi sırasında doğu yörelerinde kemalist rejime sağlanan sınırlı destek bir yana bırakılırsa, Dersim‘in merkez bölgeleri harekete karşı sessiz kaldılar, batı bölgelerinde ise sempati ile bakıldı ve ondan da öte fiili destek verilmesi yönünde hazırlıklar yapıldı.

Peki Dersim‘i böyle bir tutum sergilemeye iten neydi? Bunun başlıca nedeni, Dersim‘in cografik olarak Malatya ve Gimgım-Hınıs yörelerine daha avantajlı bir durumda olması, Osmanlı döneminin tahribatlarından buralar kadar etkilenmemesi ve ayrıca kendisini dış tehlikelerden koruyabilecek belli bir güce sahip olmasıydı. Uzunca bir süredir Osmanlı devleti ile mücadele içerisinde olan Dersim, gerektiğinde yeni devlete karşı da aynı şeyi yapabileceğine inanıyordu. Ayrıca dersimliler bakımından yeni kurulan devlet, yani T.C. ile Osmanlı arasında fazlaca bir fark yoktu. Tersine yeni devletin aşırı Türk milliyetçiliği üzerine şekillenen politikası, fazladan bir kuşku ve endişe kaynağıydı. Kaldı ki Ankara hükümetinin 1921 yılında Dersim´in batısında yer alan Koçkiri de yapmış olduğu soykırım, bütün tazeliği ile gözlerinin önünde duruyordu onların. Şimdi, bu noktayı bir kenara bırakalım ve kitapla ilgili değerlendirmeye devam edelim. Kürt İsyanları‘nın yazarı, Sey Rıza‘nın halkla ilişkilerinden ve mütevazi kişiliğinden bahsederken, „Riza yerine ‘Rızo‘diye cağrılıyordu. Dersim‘in tartışmasız lideri haline geldiğinde bile o halkın ‘Rızo“suydu‘ diyor. (s. 222)

Sey Riza‘nın mütevazi bir kişiliğe sahip olduğu tartışma götürmez. Bu, onu tanıyan hemen her kesin üzerinde birleştiği bir noktadır. Ancak A. Kahraman bunu öyle sunuyor ki sanki Sey Rıza‘ya her zaman ve her kes tarafından bu şekilde hitabedilmiş gibi bir hava doğuyor.Bu, gerçegi yansıtan bir saptama değil. Sey Rıza‘ya halk arasında esas olarak „Rayver“ diye hitap edilir. Belirli durumlarda, diyelim ki kızgınlık anında, bir sorunu haletsin diye yanına gidildiğinde ve özellikle nazı geçenler tarafından kendisine „Rizo“ diye seslenilir. Bu „Rızo!“ şeklindeki hitapla ilgili olarak bana anlatılan yaşanmış bir olayı aktarayım:

Bir ara Kurêşan aşireti ile Sey Rıza tarafı (Şixhesenanlar) arasında büyük bir kavga meydana geliyor. Bir süre sonra ise barış toplantısı (cemat) yapılmasına karar veriliyor ve toplantı gerçekleşiyor. Seyit Riza bir ara bakıyor ki Kurêşan aşiretinin batı kolunun (Hozat-Ovacık yöresi) lideri Sey Usê (Seit Hüseyin) kapının yanıda oturuyor. Bunun üzerine kendisaine sesleniyor ve „Sey Usê qey uza lewê Çêverî de nîsta ro?“ (Sey Usê neden kapının yanında oturuyorsun“ diyor. Ötekisi ise buna karşılık „Cayê mi kî lewê çeverî yo, tawayê nêbeno Rayver“ (Benim yerim de kapının yanı, bir şey olmaz Rehber) diyor.

Tartışmalar sırasında Sey Rıza karşı tarafı haksız bir noktaya getiriyor ve işte tam o anda Sey Usê oturduğu yerden „Rizo hala uza de vinde“ (Hele orada dur Rızo) diye sesleniyor. Sey Rıza buna karşılık „Nê Sey Usê, heqa to çin a, cayê to peyê çeveri
yo (Hayır Sey Usê senin konuşmaya hakkın yok, yerin kapının arkasıdır,“ diyor. İşte Sey Usên‘in burada ona „Rızo“ demesi, ikisi arasında dostane ilişkilerin bulunması ve Sey Usên‘in ona nazının geçmesidir.

Sey Rıza‘nın özel yaşamından bahsedilen bölümde ise onun üç kez evlendiği belirtiliyor. Yazara göre ilk karısı Zêyne, 1920´de oluşturulan TBMM de miletvekilliği yapan Diyap Ağa‘nın kızıdır (s.223).
Doğrusu Sey Rıza‘nın Zeyne adında bir karısı olduğunu ilk kez duyuyorum. Torunları dahil, kendisini tanıyan bir çok kişi ile onun yaşamı üzerine yaptığım konuşmalarda bana hep iki kez evlendiğinden bahsedildi. İlk karısı Ele (Elif), ikincisi ise Bese‘dir. Ele‘nin Diyap Ağa‘nın kızı olduğu ise bilinmektedir. Kitapta bu konuda yazılanları okuduktan sonra yeniden sordum, konuştuğum kişiler bu bilgileri bir kez daha doğruladılar, yani Sey Rıza üç değil, iki kez evlenmiş. Yazar, Sey Rıza‘nın Ele‘den Hıdır, Şeyh Hasan, Baba, Bıra İbrahim ile Reşik Hüsêyin olmak üzere beş erkek çocuğu dünyaya geldiğini belirtiyor. Sey Rıza‘nın Hıdır isminde oğlu olduğunu bu güne kadar hiç duymamıştım. Bu satırları okuduktan sonra bir daha sordum, hiç kimse doğrulamadı. Yazar, bir yerlerden yanlış bilgi almış olmalı. Ayrıca Baba ile Bıra İbahim iki ayrı kişi değil, Sey Rıza‘nın ilk karısı Elif‘den doğan üç oğlundan ortancasının değişik iki adıdır. Yani ortanca oğluna hem „Bava İvrayim“ deniliyor, hem de „Bıra İvrayim.“

Yazar, Sey Rıza‘nın son karısı Bese‘den çocuğu olmadığını belirtiyor ki bu bilgi de doğru değil. Sey Rıza‘nın Bese‘den çocukları vardı. A. Kahraman, Türk basınında Sey Rıza‘nın karısı Bese‘den çok bahsedildiğini söyledikten sonra „Besê, eşinin yanında savaşarak öldü,“ diyor.Eğer bu savaştan, Sey Rıza ile birlikte olmak, ondan uzaklaşmamak kastediliyorsa yazılanlar doğrudur. Bese son ana kadar Sey Rıza ile birlikteydi. Fakat eger anlatılmak istenen, onun silah kullandığı ise yanlıştır. Sey Rıza‘nın karısı Bese silah kullanmış değil. Silahşör olarak ün salmış Dersimli Bese, Xozmerage köyünden demenanlı Mirzali‘nin karısı olan „Besa Siyaye“ (Kara Bese)´dir. Kara Bese, 1940‘lı yıllarda Dersim dağlarında ele geçti, sürgüne yollandı ve sonradan Elazığ‘da öldü.
Kahraman, kitabının bu bölümde Dersim-Rus ve Dersim-Ermeni ilişkileri üzerinde dururken de Avukat Kahrman Aytaç‘ın ağzından aktardıkları arasında şu ilginç cümleler göze çarpıyor:

„Seid Rıza, Sansa vadisinin tutulması görevini, aşiretinden Çamurekli Zeynal Ağa‘ya (Altıntaş), Dersim‘in en savaşkan, en gözü pek asiretleri olan Heyderanlar, Alanlar, Balaban, Demenan ve Kureşanları da emrine veriyor.’
„Zeynel Ağa, Sansa vadisine yerleştikten sonra, Rus ordusu ve askerlerinin teçhizatını yakından görüyor. Gördükleri karşısında şaşırıyor. Çünkü Rus askerlerinin elinde toplar, makineli tüfekler var...‘
„Zeynel Ağa Seid Rıza‘ya gidiyor. Gördüklerini anlatıyor. Seid Rıza ‘Ne yapalım yani, vaz mi geçelim?‘deyince silahları Ruslardan alacağını söyleyip ayrılıyor. Rus karargahı ile ilişki kuruyor. Komutanla görüşmek istediğini bildiriyor. İsteği kabul oluyor. Zeynel Ağa komutanın yanına gidince, ‘sizinle alıp veremediğimiz bir şey yok“ şeklindeydi. Biz Kürdüz. Bizim sorunumuz Osmanlıyla. Bağımsızlık için yıllardan beri mücadele halindeyiz. Ama silah bakımından güçsüz olduğumuz için amacımıza ulaşamıyoruz. Eger silah yardımı yaparsanız, bu kez basarıya ulaşmamız mümküm olacaktır.“

Yazar‘ ın yine aynı kaynağa dayanarak aktardığına göre, Rus Komutan Zeynel‘i dinledikten sonra, konuyu değerlendireceklerini söyleyip kendisini geri gönderiyor. Bir süre sonra da ise çağırıyor ve 117 katır yükü silah ve giyecek veriyor. Dersimliler de Ruslardan aldıkları bu silahlarla Erzincan üzerine yürüyerek Rusları vuruyorlar. (s. 230-231)

Dorusu insan bu satırları okuyunca, bu kadar çok yanlışın nasıl bir araya getirildiğini anlamakta güçlük çekiyor.
Her şeydan önce Çamurekli Zeynel, Sey Riza‘nın aşiretinden değil. Yani şixhesenanlı değil, kureşanlıdır. Sey Rıza‘nın bölgesi ile Zeynel‘in köyü birbilerine oldukça uzak mesafedeler. Dersim‘i ve oradaki aşiret ilişkilerini bilenler, Seit Rıza‘nın kendi aşireti dışındaki aşiretlerden birini çağırıp söylendiği tarzda görev vermesi hayli zordur ki zaten pratikte de Zeynel‘e bu tür bir görev verilmiş değil.

Ayrıca Çamurekli Zeynel‘in bağlı olduğu Kureşan asiretinin o dönemki tartışmasız reisi Alîyê Gaxî idi ve bu günkü Dersim merkez ilçeye bağlı Şovayige köyünde oturmaktaydı. Doğu Dersim‘de onun etkinliği, Batı Dersim‘de yaşamakta olan Sey Rıza‘dan çok daha fazlaydı. Bu nedenle de Kurêşanlılar ile birlikte hareket etmek için Sey Rıza‘nın görüşeceği kişi, sadece iyi bir silahşör olan ve yönetici role sahip bulunmayan Zeynel değil, Alîyê Gaxî olurdu. Sey Rıza‘nın Batı Dersim‘deki Kureşanlı muhatabı ise Sey Usên (Usênê Sêyd) idi.

Yukarıdaki satırlarda göze çarpan diğer bir nokta da, Zeynel‘in Sansa vadisine gittikten sonra Ruslarla karşılaştığı ve onların ellerindeki silahları da o zaman gördüğü şeklindedir. Oysa Ruslar bölgeye adım atar atmaz Dersimlilerle yüz yüze gelmiş ve Dersim‘in kuzey hatı boyunca, Kiğı‘dan Erzincan‘a kadar uzanan bölgede aralarında irili-ufaklı diziyle çatışma yaşanmış, bir o kadar da görüşme yapılmıştı. Bu çatışmalar sırasında ne tek cephe vardı, ne de tek cephe komutanlığı. Değişik bölgelerde, aşiretler gruplar halinde cepheler açmışlardı.

Diyelim ki Kiği-Plemuriye (Pülümür) hattındaki cephe komutalarından biri ünlü Çarekan Beyi Mustafa Bey idi. Bir diğeri, Sünni Kürt aşiretlerinden olup Kurmancca lehçesi konuşan Kiği‘ye bağlı Pagasure köyünden Usên Ağa idi. Yörenin alevi aşiretlerinden bazıları da Usên Ağa ile birlikteydiler ki bu satırların yazarının mensubu olduğu aşiret de bunlar arasındaydı. Haydaran, Alan, Demenan, Balaban ve Kureşan aşiretlerinin Zeynel‘in emrine verildikleri belirlemesi de tümüyle gerçek dışıdır. Daha önce de belirttiğim gibi ne Sey Rıza‘nın bu tür bir görevlendirmeyi yapabilecek gücü ve yetkisi vardı, ne Zeynel böyle bir komutanlık görevini üstlenebilecek konumda biriydi, ne de sözü edilen aşiretler bunu kabul ederlerdi. Alîyê Gaxî, Plemuriye (Pülümür) hattında etkin olan kişilerden biriydi. Buna karşılık Sey Rıza asıl olarak Ovacık-Hozat bölgesinde ön plana çıkmış ve Erzincan üzerine yürüme sırasında da tartışmasız lider haline gelmişti. Ruslarla Dersimliler arasında Pülümür cephesinde geçen çatışmaları anlatırken özellikle de Areyan (Arêzan/Arêzİ) aşiretinden oluşan kolun gösterdiği olaganüstü basarıyı gözden uzak tutmamak gerekir.

  

[ Zurück zu Munzur Çem | Bereichs- Übersicht ]




All Rights reserved. Copyright © by zazaki.org