Alevilerin „Türklüğü“ne dair 3.Bölüm
(1919 kelime) (4678 kez okundu) 
Şener, Alevilerin Türklüklerini kanıtlamak isterken kimi alıntılara başvuruyor ve tek tek örneklerden hareketle genel sonçlara varmaya çalışıyor.
Kaynaklarından biri yine M. von Bruinessen`in sözkonusu yazısıdır. Bruinessen, Bingöl, Muş, Varto bölgesinde bulunan Lolan, Hormek ve Balaban aşiretlerinin şeyh Sait hareketine destek vermediklerini, 1930`larda buyana da bu aşiretlerin önde gelenlerinden bazılarının kendilerini Türk saydıklarını yazıyor. Kuşkusuz söylenenler doğru. Doğru ama bunlar Şener`in Türklük tezine pek de yardımcı olabilecek şeyler değiller. O aşiretlerin Seyh Sait hareketine destek vermemeleri Kürt olmayışlarından değil; Hamidiye Alaylarının yarattığı sorunlar, bunların da etkisiyle alevlenen aşiret çelişkileri ile Alevi-şünni çelişkisiydi.
Öte yandan Gımgım ve çevresinde bunlar olurken, 1930`da Dersim-Erzincan yöresinde, Kürtçeyi ve Kürtlüğü yaygınlaştırıyorlar diye üzerine operasyon düzenlenen, köyleri yakılan ve katledilenler içerisinde Lolan aşireti de vardı. 1938 soykırımın dan yine bu aşiretin önde gelenleri de paylarına düşeni aldılar. Dersim Xormek (Hormek)`lerinin durumu ise daha da kötü oldu. Airet lideri Bertal Efendi ile ailenin öteki bireyleri yaş ve cinsiyet ayrm yapılmaksızın öldürüldüler. Kurtulabilen az sayıdaki kişi o an köyde olmalyanlardı. Bu ailenin yeğeni ve aynı aşiretten olan Sait Kırmızı Toprak`ın politik düşünceleri ve çalışmaları ise bilinmektedir. Demek oluyor ki, kendine Kürt demeninin kelleyi koltuğa almak anlamına geldiği bir dönemde, bazı Kürt aşiret ileri gelenlerinin Türk olduklarını söylemeleri, etnik kimlik saptama yönünde fazla anlamı olan bir şey değil. Bu, Alevilerin „Hakiki müslüman biziz“ demelerinin bir benzerdidir. Baskı ve zulümden korunma duygusu, devletle iyi geçinerek çıkar sağlama istemi ve asimilasyonun etkisiyle toplumların tarihinde bu tür şeylere rastlanabiliyor.
Yine Şener`in Melikoff`tan yaptığı bir alıntı da dikkatı çekiyor. Şener bu alıntıyı yaparken şöyle diyor: „Kürtçe ya da zazaca konuşan Aleviler Kürt ya da Zaza mı? Yoksa Türk mü? Bakalım bu konuda Melikoff ne yazmış,“ diyor.
Bunları yazdıktan sonra da Melikoff`un söylediklerine geçiyor ve şu alıntıyı yapıyor:
„...Sorduğumda kaynaklarımdan biri bana, `Soy olarak Kürt değiliz, fakat inançlarımız dolayısıyla eza gördük, dağlara sığındık, Kürtlere karıştık ve Kürtler olarak adlandırıldık..
Bunu söyleyen bir çok ayaklanmada etkinliği bulunan tanınmış Kürt aşireti Koçkiri‘ lardandı.“
Dikkat edilirse bu sözleri söylediği ileri sürülen kişi „Kürtlere karıştık ve Kürtler olarak adlandırıldık,“ diyor. Yani onun sözlerinden Alevi-Kürt yok anlamı değil, tersine var anlamı çıkıyor. Üstelik Melikoff ondan bahsederken „kaynaklarımdan biri“ diyor. Yani öteki kaynaklar bu görüşte değiller.
Koçkiri aşiretinin geçmişte Kürt ulusal mücadelesinde yeraldığı, savaştığı ve bu yolda büyük bedeleller ödediği biliniyor. Hal böyle iken içlerinden bir kişinin „Biz Türkmeniz“ demesini onların „Türkmenliğinin“ kesin bir kanıt gibi kabul etmek, tam bir keyfiliktir. Kaldı ki gerçekten bu aşiret Türkmen olsa bile bundan, Şener`in iddia ettiği gibi Alevilerin Kürt olmadıkları Türk oldukları sonucu çıkmaz. Onca Kürt nüfusun yaşadığı Koçkiri de bir aşiret Türkmen oldu diye herkes Türkmen mi olur?
Bütün bunların ötesinde, Melikoff`un tarafsız bir araştırmacı olduğunu söylemek zor. Kürtlere sempatisi olduğu söylenemez. Bektaşilerle Aleviler konusunda yazarken, bir gözü hep kapalıdır onun. Yaklaşımında türkçülük var. Son yıllarda bu eksiğini kısmen de olsa kabul ettiği yolunda duyumlar var ama ne derece doğru bilmiyorum.
Şener devam ediyor: „Koçgiri konusunda araştırmalarıyla ünlü Baki Öz`de bu konuda Ömer Lütfi Berkan ve İrena Melikoff`u doğrulamaktadır. O da araştırması sonucu: Koçgiri aşiretinin Ortasya`dan Anadoluya gelen bir Türkmen aşireti olduğunu, esasen İzolu olduklarını, Dersim´den buraya yerleştiklerini Seyhhasan aşireti ile akrabalık ilişkilerinin bulunduğunu, sonradan Kürtleşmiş Türkmen boyu olduklarını yazıyor.“
Dilin kemiği, resmi tarihçilerde ise yalanın sınırı yok. Eline kalemi alan, canını istediğini bir çırpıda ya Horasan Türkmeni, ya Ortaasya Türkü yapıp çıkıveriyor. Tabi bu arada sapla saman birbirine karışmış; ideolojiye göre tarih yazanlar açısından bunun bir önemi yok.
İzol aşireti, bilindiği gibi Kurmanci konuşan, bir kesimi Alevi olmakla birlikte büyük çoğunluğu Sünni olan ve Kürdistan`da oldukça geniş bir alan yayılmış bir Kürt aşiretidir. Seyhhasanan aşireti ise Dersim`de yerleşiktir, Kirmancki (Zazaki) konuşur. Ama yazar bir çırpıda bu aşiretleri akraba yapıyor, Koçkiri aşiretini de yanlarına kattıktan sonra hepsini birlikte Ortaasya`ya bağlıyorlar. Anlaşılan, 1930`larda dünyayı Türk yapmaya kalkışan uyduruk resmi tarih tezi ölmemiş, hala yaşıyor.
Bundan ayrı olarak Şener, Maraş yöresi Kürtlerinin Türklüklerini isbat için de hayli ter döküyor ve bu arada Alman Generali Moltke`nin Atmalı, Sinemili ve Kılıçlı kabileleri için „Türkmen kabileler,“ dediğini belirterek yöre Kürtlerini Türkmen göstermekten geri kalmıyor.
Her şeyden önce, sözkonusu üç aşiret, iddia edildiği gibi Türkmen olsalar bile, yine bu da o yörede Alevi-Kürt olmdığı anlamına gelmez. Nitekim, Moltke de sözkonusu mektubunda orada bulunan Kürt beylerinden bahsediyor.
Öte yandan, bu yöredeki Alevi Kürtlere Şener`in belirttiği gibi „bazıları Kürt diyor,“ değiller. Bu, bizzat onların kendilerine verdikleri addır. Daha doğrusu o yöre halkımızın kendi ulusal kimliklerinden, yani Kürtlüklerinden yana herhangi bir kuşkuları yok. Peki bugün durum böyle de acaba geçmişte nasıldı acaba? Kendilerini nasıl nitelendiriyorlardı? Biz yine 20. Yüzyılın başlarına dönelim ve sözü yine görgü tanığı Noel`e bırakalım:
„“Gecelemek için Kızıran köyünde durakladık. Bizi büyük bir konukseverlikle karşılyan köy Atmalı Kürtlerinin (Rıwıyan`ın alt grubu yaşadığı 40 haneden oluşmaktaydı. Bu Kürtler Kızılbaş idi. (...) Kızılbaş olduklarını öğrendiğimde büyük bir şaşkınlıga uğradım. Kendi kendime şu soruyu sordum: Bu insanları Kürtlerden ayıran fark nedir? Onlar Kürtçe konuşuyor, Kürt giysileri giyiyor, Kürt türküleri söylüyor, Kürt gelenek ve ve göreneklerine inanıyorlardı. Bunun da ötesinde büyük bir Kürt aşierti olan Atmalı aşiertinden gelmektedirler ki bu aşiret, içinde bir çok Sünni Kürt gruplarını da barındırmaktadır (Haftalık Hêvi gazetesi, 25 Nisan-1 Mayıs 1998)
(...)
Bu köylüler ile yaptığımız konuşmalar, onların da en az Sünni Kürtler kadar Kürt milliyetçisi ruhuna sahip olduklarını göstermiştir. Kendini gösteren genel düşünceyi ise şöyle ifade ediyorlar: `Biz Kürdüz ve burası bizim ülkemiz. Ne yazık ki, bizi yerimizden eden ve hükmedem şu belalı Türkler var (Küçümseyerek romi`ler olarak adlandırmaktadırlar.) Biz onları sevmiyoruz ve onların sıkıcı varlıklarından kurtulmak istiyoruz.`Ev sahibimiz Süleyman Ağa savaşın etkilerini açıklarken, köyün büyük bir bölümünün askere alınmamak için dağlara kaçtığını, askere alınanların ise, ilk fırsatta nasıl kaçtıklarını anlatarak şunları ekledi:
„Türklerden ve kavgalarından bize ne“ (Hêvi, aynı sayı)
Yeri gelmişken, romi ya da rumi bir küçümseme ifadesinden çok Kürtler arasında Osmanlılar Romi, Osmanlı devleti ise „Dewleta Romê“ olarak adlandırılıyor. Bu terim bir hayli Kürt Türküsünde de geçmektedir.
Noel devam ediyor:
„Aksu Vadisi`nden (Kürtce`de Abê Spi) yukarıya tırmanarak, Hasan Ağa Sarayı diye bilinen ve Sinemmilli aşiretinin iki reisi olan Tapu Ağa ve Asaf Ağa`nın kışları kaldıkları köye vardık. Sinemmilli sözcüğünün kökenine ilişkin hikaye şöyle anlatılır:
`Altı yüzyıl önce Harput`un gümüş madenlerinden buraya göçettik. Orada hamile olan bir genç kız yaşamaktaydı. Onu canlı canlı gömdüler. Kapatıldığı kabirde (Kürtçede Sin) çocuğunu doğurdu ve onu emzirdi. Sonunda yoldan geçen birisi, bebeğin ağlamasını duydu ve mezarı açmak için adam topladı. Çocuk büyüdü ve „Mezardan gelenler“ (Sinemilli) diye anılan aşiretin kurucusu oldu.“ (Hêvi, aynı sayı)
Sinemili aşireti mensupları bugün de Dersim-Elazığ yöresinden Maraş`a göçettiklerini söylerler. Bu arada Dersim`de Sine isminde bir köyün varoluşu dikkat çekicidir. Köy Hozat ilçesine bağlı olup şeyhasanan aşietinin yerleşik olduğu yörededir. „Mil“, „Mılan“ ise bir çok boyu olan büyük bir Kürt aşiretinin adıdır ve yazının bundan sonraki bölümlerinde yeralan Nuri Dersimi`nin tarihçi M. Emin Zeki´den yaptığı alıntıdan da anlaşılacaği gibi bu aşiretin, Yavuz Sultan Selim zamanında Dersim`den güneye göçettiğine ilişkin bilgiler var. Muhtemelen Sinemıli aşireti de „Mılli“lerin bir koludur ve ismi de „Sine Mılli“leri ya da „Sine`nin Mılli“leri anlamına geliyordur.
Dikkat edilirse Moltke`nin sözkonusu aşiretlerle ilgili herhangi bir yakından incelemesi yok. Oysa Noel yöreyi gezmiş, kendilerine konuk olmuş, konuşmuş, gelenk ve göreneklerini, dillerini, inançlarını yakından inceleme olanağı bulmuş. Dolayısıyla da onun gözleme dayanan bilgilerinin, muhtemelen birilerinden duyduklarını aktaratan Moltke’ye nazaran daha sağlıklı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Hele bu bilgiler, bugünün yasayan gerçeğiyle çakışıyorsa!
Şener, şeyhasanan aşireti ile ilgili olarak da bir yerde „Dersim`de Zazaca konuşan şeyhasan aşiretinin Malatya`daki köyünde Zazaca konuşan bir tek kişi yoktur. Bu da Zazacanın sonradan öğrenildiğini gösterebilir,“ diyor.
İyi de bu köyün halkının asimile olup Zazaca`yı unutması, Dersim dağları arasında yaşayan koca aşiretin asimilasyonundan daha kolay değil mi? Pek tabi bu daha mantıki bir açıklama tarzıdır ama işine gelmediği için Şener işin bu yanını bir kenara bırakıyor.
Nuri Dersimi, şıxhasanan (Seyhhasanan) aşiertinin bu günkü yerlerine gelmeleriyle ilgili olarak şunları yazıyor:
„Binaenaleyh Çemişgezek Kürt emiri, zeka, cömertlik, secaret ve karmanalığıyla maruf büyük şığhasan`ın birhayli zaman salatanat sürüp vefatından sonra sülalesinden gelmiş olup 30 sene daha Çemişgezek Kürt Emirliğinde kuvvetli bir saltanat kurmuş olan Emir Pir Hüseyin`in 16 evladı olup öldükten sonra Emirlik evlatları ve kardeşleri arasında taksim edilmişti. Pir Hüseyin Bey`in 5 evladından biri olan ÎÎ. Şığhasan`ın Garbi Dersim`in şığhasanan aşiretlerinin ecdadı olduğuna katiyen şuphe yoktur.
İşte Çemişgezek`in Kürt Emirliği ahfadından olan ÎÎ. Şığhasan`ın Karabal, Abbas, Kırgan ve Ferhat isimlerindeki dört evladı Dersim`de bulunan esas yerli Kürt kabileleri ve ahfadından miraslarını alarak bugün birer teamül etmiş aşiret-kabile haline gelmişlerdir.“ (V. Dr. M. Nuri Dersimi, Hatıratım,Öz-Ge Yayınları 9, Ankara, 1992, s.138)
Yeri gelmişken, sözkonusu Melkişi Beyliği ile ilgili başka bilgiler vermek te yararlı olur.
Şerefname`de Çemişgezek Beyleriyle (Melkişiler) ilgili bölümün bir yerinde şu bilgiler yer alıyor:
"Üç kısma ayrılan Melkişiler Kürdistan'da büyük ihtişamları, hizmetçilerinin, taraftarlarının ve kendilerine bağlı olanların çokluğuyla ün yapmışlardır... Ülkeleri ise genişlik ve önem bakımından, uzak yakın herkesçe 'Kürdistan' özel adıyla tanındı; öyle ki berat ve emirnamelerde ve diğer sultanlık belgelerinde bu ad geçtiği zaman, yalnız bu önemli vilayet anlaşılır; ayrıca Kürtler arasında 'Kürdistan' sözcüğü geçtikçe, bundan yalnız Çemişkezek Vilayeti kastedilir." (şeref Han, şerefname, Yöntem Yayınları, İstanbul 1975, s. 209)
Deng Dergisinin yıl 10, sayı 57 de yeralan bilgilere göre 1201`de Melik Muhammed Melkişi bu beyliğin başındadır. Bu, dönemde Melik Muhammed, Eyyübiler yanında savaşa katılıyor ve fethedilen Eleşkirt Çemişgezek topraklarına katılıyor. Beylik, Uzun Hasan döneminde kısa bir süre için Akkoyunluların denetiminde kalıyor, ancak Emir Seyh Hasan kısa sürede ülkesini onlardan kurtarıyor. Şeref Han, bu kurtarma işini şu cümlelerle dile getirmektedir.
„(...) Emir şeyh Hasan önce Allah`a tevekkül ederek, sonra da etrafında toplanmış olan ülkesinin cesur ve kahraman Kürtlerine güvenerek, ülkesini gaspedenlere karşı ansızın harekete geçti ve onları ülkeden çıkardı. (...) (Deng Dergisi a.g.s. dan naklen, s. 39-40)
Bir ara Çemişgezek beyliğinde iç huzursuzluklar başgösteriyor ve olayları yatıştırmak üzere Îran`dan Erdebil`li Sultan Hoca Ali (Sultan Eliyê Siyahpuş) arabulucu olarak geliyor ve onları barıştırıyor. Barış amacıyla başkasının değil de Erdebilli Sultan`ın gelişi çok dikkat çekicidir. Ancak Dersimlilerle Erdebilliler arasındaki ilişkiler bu kadarla sınırlı değil, daha sıkı ve ileri düzeydedir.
„1477`de yönetim Hacı Rüstem Bey`e geçiyor. Kürtler bu dönemde, genellikle Erdebilli şeyh Cüneyt`e yaklaşıyorlar. Akrabalıklar kuruluyor ve ve Safevi şeyhlerinin Kürtlükleri öne çıkarak `Mam, Mamolar`la, yani `Amca`lık deyimi Kürt prensleri ile Safe şeyhleri arasında öne çıkıyor.“ (Kalecıwan, Deng dergisi, s.43)
Koçhisar meydan muharebesinde ise Beyliğin başındaki Pir Hüseyin Bey, İdris-i Bitlisi`nin sol yanında yeralarak Safevi ordularına karşı savaşıyor.
Demek oluyor ki:
1-Cemal Şener`in yazısında, Türkmenlerin Anadolu`ya göçettikleri tarih olarak bahsettiği dönemlerde Kürtler Dersim`de varlar. Başlangıç tarihi 1200`den daha gerilere giden Melkişi Beyliği bir Kürt Beyliği olarak yaşamını sürdürmektedir.
2- Bu beyliğin hüküm sürdüğü topraklar -ki merkez Dersim`dir- yüzyıllarca Kürdistan ismiyle bilinip tanındı, öyle anıldı.
3-Melkişilerin, gerektiğinde öteki Kürtlerle birlikte hareket etmekten çekinmedikleri İdris-i Bitlisi ile yukarıda değinilen ilişkilerinden de anlaşılıyor.
4- Melkişilerin İran Kürdistanı`yla; özellikle de Erdebil şeyhleri kurdukları ilişki dikkat çekicidir. Bilindiği gibi Erdebil Tekkesi ve Erenlerinin, Alevilikte istisna bir yeri var.
5- Baytar Nuri, şeyh Hasan`ın aşiretinin ileri gelenlerinin Dersim`e geldikten sonra miraslarını oralarda daha önce yaşamakta olan Kürtlerden devraldıklarını söylüyor. Yeri gelmişken bu görüşü doğrular nitelikte bir gözlemi aktarmak istiyorum:
Bugün Bingöl`ün Kiğı ilçesine ait köylerden iki tanesinin ismi Lêrtig ve Ağdad (Ağdat)`dır. Her iksinde de Kurmanci konuşulur, inanç olarak Sünnidirler. Bu köylerin halkı, Dersim`den geldiklerini söylerler. Öte yandan Dersim`in şeyhhasanan mıntıkasında Sêy Rıza`nın köylerinin bulunduğu mıntıkanın adı da Lêrtıg`dır. Onun merkezi köyünün Ağdad olduğu ise biliniyor. Yine, Dersim`den başka yerlere; örneğin Cizre, Îrak Kürdistan`ının Sincar bölgesine göçler olduğunu bir çok araştırmacı yazmaktadır. Dersim Kürtleri ile Sincar yöresi Yêzidi Kürtleri arasında, hem fizyonomik ve hem de inanç, gelenek ve töreler bakımından var olan büyük benzerlik, araştırmacıların dikkatini çeken bir durumdur.
Aynı konuya değinen Nuri Dersimi, tarihçi M. Emin Zeki`ye atıfta bulunuyor ve; „Hülastü Tarih El Kurd u Kurdistan adlı eserinin 419. Sayfasının devamında „Mıl“ kabilesi ahfadından Mılan aşiretine mensup 55 kabilenin isimlerini tamamen zikrediyor. Ve bu 55 aşiretin Sultan Selim zamanlarında Dersim`den hicret ederek Elcezire`nin kuzey mıntıkası bölgelerinde yerleşmiş olduklarını anlatıyor,“ diyor (M. Nuri Dersimi, Hatıratım, s.142)
Görülüyor ki Dersim`e gelen de, göçeden de Kürtlerdir. Türkmenler ise piyasada yoklar. |