Osmanlı Devleti Türkleri asimile mi etti? 2.Bölüm
(2780 kelime) (5870 kez okundu) 
Cemal Sener, yazısının bir yerinde „Demek ki; Aleviler önce Türkçe biliyorlar. Türkçe`nin yerini Kürtçe ya da Zazaca alıyor. Bu durum, Türk tarihi, Osmanli-Alevi ilişkileri, Osmanlı-Kürt ilişkileri ile de koşut sayılır. Osmanlı`da kuruluş yıllarında Türkmen ayrılığı vardı. Bu Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar devam etti. Dönme devşirme geleneği Osmanlı`da hakim oldukça Türkmen düşmanlığına koşut olarak Alevi düşmanlığı da arttı. Türkmen`in önünde iki yol vardı. Ya Sünnileşip ümmetleşecekti veya „katli vacip“ti. İşte Osmanlıya karşı bitip tükenmek bilmeyen Celali Ayaklanmaları böyle başladı. Merkezi otoritenin güçleri karşısında yenilen Türkmen`in önünde canını kurtarmak için tek yol kalmıştı. Kuş uçmaz kervan geçmez dağ köylerine yerleşmek Türkçeyi derhal unutup Kürtçe ya da Zazaca öğrenip canlarını kurtarmak. İşte Horasan Türklerinin Kürtleşme macerası böyle başlıyor.“
Aslında bu satırlara gözatan sıradan biri, burada yapılanın tarihe ilişkin bir yorumdan çok, bir senaryo yaratmak olduğunu anlamakta zorluk çekmez sanıyorum. Bir kere yazar, Celali isyanlarını sırf Alevi Türkmen isyanları olarak görüyor ve bunlara neden olarak da Osmanlı‘nın Alevi politikasını gösteriyor ki her iki belirleme de gerçekçi değil. Ne Celali İsyanları sırf Türkmen isyanlarıdır, ne de onların tek neden Aleviliğe yönelik baskı politikasıdır. İsyanların temelinde, bundan öte bir dizi ekonomik ve sosyal nedenler var.
Peki bu isyanlar sırasında Türkmen ya da öteki halklardan insanların canların kurtarmak için Kürdistan`nın dağlık bölgelerine sığınmış oldukları düşünülemez mi? Elbet düşünülebilir. Ne var ki bu iş oldu mu omadı mı, olduysa hangi dönemde, nasıl oldu? Kimler gelip gittiler, nerelere yerleştiler; gerçekten asimile mi oldular, yoksa asimile mi ettiler; bunlar ciddi araştırma konularıdır. Oysa Şener, bu koulara ilişikin tek bir somut bilge ve belge veremiyor. Somut verilere dayalı olmayan şeylerin ise bir iddia olmaktan öteye gitmeyecekleri açıktır.
Ancak eğer Osmanlı döneminde asimilasyon olayı irdelenirse, ortaya çıkacak sonucun hiç de Şener`e haklılık kazandıracak tarzda olamıyacağını peşinen söylelyelim. Bakın nasıl?
Bir kere Osmanlının devlet dili Osmanlıcadır; yani Osmanlı Türkçesi.. Devletle halk arasındaki ilişkilerde kullanılan dilin Türkçe olması ise ister istemez Türkçenin yaygınlaşmasına hizmet eder ve pratikte de öyle olmuştur.
Osmanlı tarihinin aynı zamanda bir devşirme tarihi olduğu biliniyor. Sırf Yeniçeri Ocakları`nın yüzyıllarca Hristiyan çocuklarını devşirmekle; diğer bir deyişle onlara Türkçe öğretip asker yapmakla, oynadığı role bakmak bile, Şener`in söylediklerinin ne kadar havadan şeyler olduğunu ortaya koyar.
Söz bu konulardan açılmışken, Bektaşi Tekkeleri`nin rollerine değinmeden geçmek de olmaz. Kimi araştırmacılar tarafından „İskan ve Kolonolizasyon“ kurumları olarak nitelendirilen bu Tekkeler, yüzyıllarca, bir yandan Aleviliği Bektaşiliğe çekme, diğer yandan Türkçeyi yaygınlaştırma gibi bir fonksiyona sahip oldular.
Asimilasyon üzerine konuşurken şunu utmayalım; Türk boyları Anadolu‘ya geldiklerinde nüfusun oldukça küçük bir bölümünü oluşturmaktaydılar. Ama Türkler iyi organize oldular, devletler kurdular ve zamanla dillerini yaygınlaştırdılar. Bugün Türk olduklarını söyleyenlerin büyük çoğunluğunun asimile edilmiş bu yerli halkların, özellikle de Hristiyan halkların çocukları oldukları tartışma götürmez. Açık söylemek gerekirse; eğer C. Şener`in mantığıyla yola çıkılırsa, Türklerin Anadolu`da bir azınlık durumuna düşerler. Yani o ve onun gibilerinin, Dimyat`a pirince giderken evdeki bulgurdan olmaları işten bile değil.
Öte yandan, pratikte de rahatlıkla görülebileceği gibi Arnavut, Boşnak, Bulgar ve öteki bir çok halktan insanlar, Alevi ya da Bektaşi olup türkleşirlerken, Kürdistan`da neden bu çark hep tersine dönmüş olsun? Diğer bir deyişle neden hep Türkmenler asimile olmuş olsunlar? Kürtlerin de asimile oldukları düşünülemez mi? Günümüzde eğer bazı yerlerde Kürtçe bilmeyen, yani Türkçe konuşan Aleviler kendilerine Kürt diyorlarsa, nedeni nedir bunun? Bu, en başta onların asimile olmuş Kürtler olmalarından ileri gelmiyor mu?
Bütün bunlar gözönüne alındığında ise Cemal Şener‘in Osmanlı dönemini değerlendirirken „Türkçe bilenin `katli vacip`tir“ demesi ya da „Ben babam`ın Kürt olsa idi asimile olamıyacağını tam tersine Türk olduğu için asimile olduğunu, Türk Tarihini, Osmanlı Tarihini ve Alevi Tarihini okuyunca öğrendim,“ demesinin bir değer taşımayacağı açıktır.
O istese, Osmanlı döneminde, Kürtlerin asimile edilişlerine ilişkin bir sürü bilgiyi edinebilir, pek çok örnek olay görebilirdi. Gezip gördüğünü söylediği Erzincan, Elazığ ve Malatya yöresinde, böylesi düzinelerle köy var.
20. Yüzyılın başalarında Kürdistan`da bir geziye çıkmış olan Binbaşı Noel, anılarında bu konuya ilişkin olarak bakın neler söylüyor?
„Kürecik Kürtleri arasında
2 Eylül 1919
Gurrejik (Kürecik) Kürtlerinin başı olan Ömer Ağa`nın ikametgahına varmak için bugün Urem köyüne kısa bir yolculuk yaptık...
Aşiret toplam 2520 haneli 38 köyden oluşmaktadır. Bunların içinde 495 haneli 4 Türk köyü de bulunmaktadır.
Yola yakın ovada bulunan ve hükümet ile daha yakın ilişki içinde bulunan büyük köylerden üç veya dördünde köylüler, özellikle de daha eğitimli olanlar, Türkçe`yi Kürtçe`ye tercih etmektedirler ve gerçekten de bazıları Kürtce’yi tamamen unutmuşlar. Kendi dillerini bilmedikleri için ayıplandıklarında ise, akıcı bir şekilde Türkçe kullanmadıkları zaman, hükümet memurlarına ulaşamadıklarını söyleyerek kendilkerini haklı çıkarmaya çalışıyorlar. Köylerin coğunda ise, köylüler sadece Kürtçe konuşmaktadır; sadece bir-iki büyük Türkçe bilmektedir.“ (Binbaşı Noel`in Günlüğünde Orta Anadolu Kürtleri-6, haftalık Hêvi Gazetesi Mayıs 1998, sayı 77, İngilizceden çeviri: Huri Tuşik Özkurt)
Horasan`dan gelme olayı ve Alevilik, Kürtlük, Türklük
Aleviliği bir Türk inancı, Alevi Kürtleri de Türk göstermeye çalışanların vazgeçilmez malzemelerinden biri de Horasan`dan gelme olayıdır. Tabi kimler, ne zaman, nasıl gelmişler; bu konuda netlik yok. Sözkonusu olan, kimi söylentilerdir.
Horasan`dan gelenler üzerine kafa yorarken en başta şunun unutulmaması gerekir. Horasan`da yalnız Türkmenler değil, Farslar ve Kürtler de yaşıyorlar. Yani Horasan bir Türk yurdu değil, Farsın, Kürdün, Türkmenin ortak yurdudur. Dolayısıyla da bu ülkeden Kürdistan`a söylendiği tarzda göçler olmuşsa bile bu, gelenlerin mutlaka Türkmen olduklarını göstermez. Bunlar pekala Kürt de olabilirler ki öyledir de. Kaldı ki Dersim yöresinden bu ülkeye, yani Horasan`a Kürtler`in yollandığı, daha sonra ise orayı Dersim arasında gel-gitler olduğu bilinen bir gerçektir.
"...İran`ın Kuzeydoğu eyaleti kuzey-doğu Horasan`da bir kaç yüzbin Kürt yaşamaktadır. (...) Buradaki aşiretler üç grupta toplanmıştır. Şadlû, Zefiranlû ve Keyvanlû. Kullandıkları dil Kurmanci`dir. (...) Özgün gelenekleriyle, Çemişkezek diye adlandırılan geniş aşiretten gelmekteler. Çemişkezek`liler buraya, 1600`de şah Abbas tarafından Özbek ve Türkmen`lere karşı sınır korumacılığı için gönderildiler. Daha küçük Kürt aşiretlerinden küçük gruplar, bir süreden beridir buralara yerleşmiş durumdalardı zaten. Geriye kalanlar da daha sonra, gene şahlar tatafından oraya gönderilmişlerdi." (M. von Bruinessen, Ağa, şey ve Devlet, s. 213.)
Yazar Mehmet Bayrak ise aynı konuya ilişkin şöyle söylemektedir:
"Safevi şahları tarafından Kuzey Horasan`a yerleştirilen ve kuzeydeki sünni Özbeklere ve Türkmenlere karşı kullanılan Dersim kökenli bu Alevi-Kürt aşiret topluluklarından bir bölümü, savaş sonrası barış aşamasında eski topraklarına geri dönüyorlar. İşte "Horasan`dan gelme olayı" budur.
Gerçekten bugünkü aşiret durumuna bakılırsa, Horasan`daki aşiretlerin -ki buradaki iki aşiret konfederasyonundan biri Zafiranlû (Çemişgezek), diğeri şadlû`dur. Birincisi Dersim`i n Çemişgezek, öteki şadyan aşiretiyle bağlantılıdır. Aşiret alt birimleri Dersim`in bir yansıması gibidir." (Mehmet Bayrak, Azadi Gazetesi, 12-18 şubat 1995 ve 19-25 şubat 1995)
Beri taraftan, Dersim`e daha büyük göçlerin bugünkü İran ve Îrak Kürdistanı`ndan olduğuna da kuşku yok. Örneğin, İşak Sunguroğlu`nun bu göçlerle ilgili olarak verdıği bilgiler dikkat çekicidir.
"... Şah Îsmail ise, zaptettiği bölgelerde emniyeti temin etmek için kendi tebaasından olan Dinbilli aşiretini tedibe girişince etrafında bulunan bütün Îrak Kürtleri korkularından batıya doğru kaçmağa başlamışlar ve gelip Van, Bitlis, Diyarbekir, Harput gibi dağlık bölgelere yayılmışlar ve bunlardan bir kısmı bilhassa sarp dağlara ve vahşi meşe ormanlarına sahip ve aynı zamanda yol uğrağı da olmayan Dersim`i bir yurd olarak seçmişler ve buraya yerleşmişlerdi." (İşak Sunguroğlu, Harput Yollarında, 1958, c. 1. s.134-135. Malmisanıj, Kırd, Kırmanc, Dımıli veya Yaya Kürtleri, Deng Yayınları Broşür dizisi, 1996, s.41-42`den naklen)
Kırmancki (Zazaki) konuşan Kürtlere aynı zamanda Dımıl dendiği, Dinbilli de dahil bu terimin çeşitli varyantları olduğu bilinmektedir.
Sunguroğlu`nun verdiği bilgilerden de anlaşılacağı gibi, Îrak Kürdistanı`ndan kuzey-batıya doğru gerçekleşen göç, sadece Dersim`e değil, aynı zamanda Van, Diyarbekir, Bitlis ve Harput yörelerinedir. Bugün Dersim`de bulunan bazı aşiretler (Alan, Demenan, Haydaran), aynı isimlerle Ağrı, Van ve Hakkari yörelerinde de yaşıyorlar. Diyarbekir, Bitlis, Bingöl ve Elazığ illerinde yoğun bir Zaza/Dımıl nüfus var. Bu göçlerin yapıldığı yerlerde; yani Kürdistan`ın Güney parçasında Lolan ve Alan bölgelerinin bulunması ise ayrıca dikkat değer bir olgudur.
Sunguroğlu yukarıya alınan sözlerinin devamında, bahsi geçen göçten sonra şah İsmail`in Rumyeli Nur Ali Halife adında bir Kızılbaş şeyhini Dersim`e yolladığını, onun da orada şiiliği yaygınlaştırarak mezhep çelişkilerini yaygınlaşmasına neden olduğunu da söylüyor. Dersimlilerin şii değil de Alevi oluşları gerçeği bir yana bırakılırsa verilen bu bilgiler doğrudur.
Cemal Şener`in aktardığına göre, araştırmacı İrena Melikoff Alevi Türklere Kürt denildiği şeklinde bir görüşe sahip. Melikoff`un, bunu neye dayanarak söylediğini bilmiyorum. Kesin olarak „böyle bir belirleme yoktur“ demek istemem ama Alevi Kürt bir aileden gelmeme, 30 yılı aşkın süredir bu kesim içerisinde çeşitli çalışmalar yapmama rağmen bu tür bir belirlemeye şahsen rastlamış değilim. Dersim`de Türk Aleviler için „Tirkê Elewi“ (Alevi Türkler) deniyor. Ama Kürt olup da asimile olmuş Kürtlere „Kürt“ dendiğini de yakından bilenlerdenim. Elazığ, Erzincan ve Malatya yörelerinde bu durumdaki Kürtlere rastlamak mümkün. Yozgat, Tokat yörelerinde de böylelerinin bulunduğunu farklı kişilerden duymuşumdur.
Nitekim bu belirlemeye, yani Alevi Türklere „Türk“ denilmesine, Dersim halk türkülerinde de rastlanıyor. Örneğin, 1930`lu yıllarda komşu Boliyan aşiret reislerinden Diyap Ağa tarafından öldürtülen, Keçelan büyüklerinden ünlü Munzur Ağa üzerine söylenen türkünün bir varyantında:
Munzur Axayi sare no ra,
Bêrê şêrê diyarê Erzıngani Sıma ve Heq kenê, Bayremê Tırkan o“ Munzur Ağa cansız yatıyor Tanrı aşkına gelin Cıkın Zirveye bakın Erzincan`a Türklerin bayramıdır. Bir diğer varyanta da:
„Mircani ser o tef û duman o Vanê, sona diyarê dewanê Tirkan Bayremê Tirkan o Vanê, „no wo ke kişiyo begê kirmancan o.“
Mırcan`ın tepesi duman Derler „Türk köylerine bakan zirvelere gidersen Türklerin bayramını görürsün Derler „Öldürülen, Kürtlerin Beyidir.“
Yeri gelmişken şunu belirtmek gerekir: Munzur Ağa`nın köyü Mırcan, Mırcan (Mercan) değının eteklerinde ve Dersim tarafındadır. Dağın öte yakası ise Erzincan sınırları içerisindedir ve buralarda Kürtler, Ermenilerle birlikte Türk köyleri de var. Sözkonusu Türkler, Alevidirler. Munzur Ağa`nın öldürülüşünün onlar arasında büyük sevinç yarattığı ve bunu bir bayram havasında karşıladıkları ise doğrudur.
Dersimlilerin Türkçe macerası
Resmi tezci araştırmacıların ve özellikle de bölgede görev yapmış yöneticilerin, ötedenberi Alevilerle ve özellikle de Dersimlilerle ilgili yazılarında bu bölgede Türkçe konuşanların miktarına ilişkin gerçekte varolmayan tablolar çizdikleri biliniyor. Daha önce değinilen J. Genel Komutanlığı raporunda da belirtildiği gibi, yerine göre bir yanda bu tür yanlış bilgiler „Herkes ayinlerde Türkçe konuşmak zorundadır,“ noktasına kadar vardırılırken, bir yandan da „Kürtlerin, Alevilikten yararlanarak Türkleri asimile ettikleri“ ileri sürülüyor. Yani resmi araştırmacılar, politik amaçlarına bağlı olarak yerine göre, durumu değiştiriyor, birbirine zıt şeyler söylüyorlar.
Beri taraftan bugünü bir kenara bırakalım; elbet Dersimliler içerisinde eskiden de Türkçe bilenler vardı. Bunun nedeni ise kimilerinin iddia ettikleri gibi onların Türk ya da Türkmen olmaları değil, başka şeylerdi:
1-Alevi Kürtler coğrafi yerleşim itibariyle Türklere komşudurlar. Bu da ister istemez onları bir çok yerde günlük yaşamda (çarşı-pazarda) yüzyüze getiriyordu.
Alevi Türklerle Kürtlerin yanyana ya da içiçe yaşadıkları bölgelerde din adamları genellikle Kürtlerdendir. Yani Kürt din adamları, sadece oradaki Kürtlerin değil, aynı zamanda Türk Alevilerin de pir ve rehberleridirler. Dersim`li pir ve rehberlerin, Bayburt`a, Gümüşhane’ye, Sıvas`a kadar giderek taliplerini ziyaret ettikleri biliniyor. Böyle olunca da din adamlarının talipleriyle daha iyi anlaşabilmek için Türkçe öğrenmeleri doğaldır.
2-Devletle ilişkiler nedeniyle insanların Türkçe öğrenme gereğini sürekli duydukları bilinen bir gerçek. Zaten başka türlüsünü düşünmek de mantıki değil.
3-İnanç ortaklığının, Alevi Kürt ile Türk arasında, iki yanlı olarak birbirlerinin dillerini öğrenmeyi teşvik eden bir neden olduğunu kabul etmek de aynı şekilde mantıkidir.
4- Dersim, Erzincan ve Malatya yöresi Alevi Kürtleri, eskidenberi geçim nedeniyle Türkiye`nin batısındaki iş merkezlerine gidip çalışmaktalar. Erzincan-Trabzon ve Îstanbul hattının hem geçen yüzyıllarda, hem de 20. Yüzyılın ortalarına kadar oldukça canlı olduğu ve birhayli Dersim Türküsünde ondan bahsedildiği biliniyor. 19. Yüzyılın sonlarında, Îstanbul`daki Kürt hamalların çoğunluğunun Alevi Kürtlerden oluştuğu söylenebilir. Enazından sayıca önemli bir kitleydi bunlar. Balya ve öteki kimi maden yatakları da aynı şekilde cazip iş merkezleridir.
Örneğin, Karesi eski Mutasarrafı M. Ali Bey, anılarında, 1908 yılında Balya Madenlerinde meydana gelen bir grevle ilgili bilgiler verirken, önce Bandırmaya, oradan da bir araba tutarak Balya`ya gittiğini, bir kaç bin işçinin daha yolda iken kendisini karşıladığını söylüyor ve, „İşçinin başnda Kürt taifesinden Mevlüt isminde bir topal vardı. Bu adam bana hitap ederek bir de nutuk söyledi.“ diye ekliyor.
(Oya Baydar, Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi`nden nakleden, A. Taş, Türkiye Kürdistanı: Ekonomik ve Sosyal Yapı, 1985, s.181)
Zonguldak kömür madenleri, daha 19. Yüzyıldan itibaren Dersim ve Erzincan`lılar için çok sayıda kişinin çalışmaya gittiği önemli bir iş alanıdır.
5-Dersimliler okumaya açık insanlardır. O yüzden de, hali-vakti yerinde olanlar, ötedenberi olanak buldukça çocuklarını okullara göndermekten geri kalmazlar.
İşte bütün bunlar, Dersimliler arasında Türkçe bilme oranını nisbeten yükselten nedenlerdir. İslami eğitim görme isteği nasıl ki Sünni Kürtleri, medreselere yöneltiyor ve Arapça bilenlerin sayısının çoğalmasına neden oluyorduysa, Alevi Kürtler de bu iş Türkçe`nin lehine gelişiyor. Ne var ki Kürt medreselerinde eğitim dili aynı zamanda Kürtçe olup, öğrenciler buralarda Kürt dili ve edebiytını öğrenme olanaklarına sahip iken, Alevi-Kürt öğrenciler böyle bir olanaktan yoksundular. Bu da ister istemez, daha fazla Türkçe düşünmeye, konuşmaya ve yazmaya itti.
Ne var ki yine de Dersimliler arasında Türkçe bilenler sanıldığı kadar çok olmadı ve Türkçe, hiç bir dönemde halkın günlük yaşamına giremedi.
Söz Türkçe konuşma meselesinden açılmışken, İhsan Sabri Çağlayangil`in anılarında yeralan bir olaya değinmek yerinde olur. 1937 yılında Elazığ`da görülen Sêy Rıza ve arkadaşlarının davasını, görevli polis komiseri olarak izleyen ve Sey Rıza`yı darağacına bizzat götürmüş olan İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında bu olaya değinirken „Sanıklar Türkçe bilmiyor. Mahkeme kararı açıklandı. Yedi kişi idam cezasına çarptırılmış. (...)
„Verilen hükmü iyi anlamadılar.
„“İdam Tünne“ diye bir veyvela koptu,“ diyor.
Üstelik, düşünün ki bu davada yargılananlar, Dersim`in ileri gelenleri, yani Türkçe öğrenme şansı en yüksek olan kesimidir.
Devlet yetkililerinin, köyleri ziyaretleri sırasında sürkli olarak karşılaştıkları kişiler, Türkçe konuşabilen bu kesimdi. Türkçe bilmeyen erkeklerin ise doğal olarak onlarla herhangi bir diyalogu olmazdı. Kadınlar arasında ise Türkçe bilen zaten hemen hemen yoktu. Dolayışıyla da günlük yaşamda yeri omayan Türkçe`nin çocuklar tarafından bilinmesi de mümkün değildi.
Türkçe`nin Dersim`de, çok sınırlı da olsa günlük yaşama girmesinin ilk basamağı, 1938 sürgünlerinin 1950`lerde geri dönüşleridir. Sayıları az da olsa sürgünden dönen bazı ailelerin, biraz da fiyaka olsun diye zaman zaman Türkçe konuştukları oluyordu. Ama bundan da önemlisi, 1950`lerden sonra tamamen asimilasyona göre programlanmış, devşirme yuvaları niteliğindeki Yatılı Böge Okullarının devreye girmesi, erkeklerin askere gidip gelmek zorunda oluşları, iş amacıyla bölge dışına kitlesel gidip-gelmelerin ortaya çıkması, 1960`lardan itibaren okul sayısında meydana gelen hızlı artıştır. „Ulusal talepler önemli değil, önemli olan sınıf mücadelsidir, işçi sınıfının dili birdir, dil ve kültürün fazla bir önemi yok,“ anlayışına sahip olan Türk Sol hareketinin bu işe, yani asimilasyona büyük katkı sağladığını altını çizerek belirtmek gerekir.
Yeri gelmişken şunu da belirteyim; Alevilerle ilgili yazı yazmaya başladığımdan beri Dersim dışındaki bölgelerde Alevi Kürtlerle sürekli konuşmaktayım. Bunların ibadet dili ile ilgili verdikleri bilgiler de Dersim`deki durumla paralellik gösteriyor. Hemen tümünün söylediği şey, ibadet dilini bir süre öncesine kadar Kürtçe olduğu, Türkçe`nin sonradan yerleşmeye başladığı şeklinde oldu.
Alevilerde ibadet dili ve Kürtçe dualar hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyenler, daha önce de bahstettiğim bana ait „Dersim`de Alevilik“ isimli çalışmamın 123. sayfasındaki „Kürt Alevilerde İbadet Dili ve Dualar“ bölümüne, Mehmet Bayrak`ın „Alevilik ve Kürtler“ kitabının 120 ve sonraki sayfaları ile Deng ve Birnebûn dergisinde çıkann yazılarına, Kırmancki olarak yayınlanan Vate Dergsinin Wısar 2000, 11. Sayısında yer alan Ceko`ya ait „Cem Cemat“ başlıklı yazıya bakabilirler.
Yine yer adlarına ilişkin olarak da gerçekte varolmayan, abartılı tablolar çiziliyor. Hata yöneticiler bu yola başvururken, önce yer ve aşiret isimlerini keyiflerine göre değiştiriyor, Türkçeye çevirisini yapıyor veya orijinalini değiştirip Türkçeye uygun bir form veriyor, arkasından da bunu Türkçe isimlere örnek olarak gösteriyorlar. Ya da hem Kürt hem de Türk toplumunda kullanılan ortak kişi isimlerini taşıyan aşiretlere ait isimler, yine Türkçe isimler diye lanse ediliyor.
Bu nedenle de Dersim`de yer isimlerinin „çoğunluğunun“ ya da „büyük çoğunluğunun“ Türkçe olduklarına ilişkin değerlendirmeler, gerçek durumu yansıtmiyor.
Aşiret isimleri bakımından da durum farklı değil. Örneğin, resmi dökümanlarda ya da konuyla ilgilenen bazı kişilerin çalışmalarında aşiret isminin sonuna „lı“ eki, veya „uşağı“ sözüğü getiriliyor (Alanlı, demenanlı, Lolan uşağı, şemkan Uşağı vs).
Açıktır ki bunlar, Kürt aşiet isimlerinde olmayan, sonradan eklenmiş şeylerdir. Halk arasında kullanılmazlar. Kürtçe aşiert isimlerinin sonunda normal olarak „an“ çoğul eji var (Kurêşan, şixmamedan, şadyan, Abasan...). Dersim`de „an“ çoğul eki „ûn“ şeklinde telaffuz edilir, hata pratikte, sondaki „n“ harfi de atılır ve „û“ ile bitirilir ((Kurêsû, şixmamedû, şadiyû, Abasû...). Kimi yörelerde ise bu ek „on“ dur.
şöyle bir düşünüyorum da; Kurêşan, Alan, Demenan, Lolan, Heyderan (Haydaran), Arêzan (Areyan), Bamasuran, İzoliyan, şadiyan, Suran, şıxmamedan, Pilvankiyan, Gulabiyan, Baliyan (Boliyan), Karsanan, Çarekan, Zerkan, Melkişiyan, Xormekan (Hormekan), Kımsoran, Alan, Usênan, Kaliyan, Kalan, Gulniyan, Kudan, Sıxhesenan, Abasiyan, Avasiyan, Bextiyaran, Kurmeşan, Pezgewran, Kocan (Qozan) şemkan, Reşikan, Laçinan, Qerebaliyan, Feratan, Dewrêşcemalan, Seydan, Sekekan vb. aşiretlerden hangisinin ismi, neden Türkçe olsun? Tabi listeyi daha da uzatmak mümkün.
İşte size, değindiğim çarpıtmalara bir örnek:
Örneğin, Çankırı Milletvekili ve TBMM Başkanı Abdulhaluk Renda, şeyh Sait direnişinin hemen ardından hazırladıği Kürdistan ile ile ilgili raporda, Dersim aşiertleri ile ilgili olarak bir yerde şöyle diyor:
„... Abbas Uşağı, Ferhat Uşağı, Aşağı Karaçallı, Yukarı Karaballı, Bahtiyarlı, Koç Uşağı, Maksut Uşağı, şam Uşağı, Aslan Uşağı, Bit Uşağı gibi isimlerin delaletiyle esasen Türk olup dil ve Alevilik sebebiyle Kürtlük iddiasında bulunan ve neslen, kendilerinin de itiraf ettikleri gibi Horasan`dan gelme Türk oldukları anlaşılan bu aşiretleri -Dersim`in hemen altında erkekleri halen de Türkçe konuşabildikleri cihetle- asimile etmek diğer Kürtleri asimile etmekten daha kolaydır“ Deng Dergisi, yıl 1992, sayı 21`den nakleden).
1. Sözkonusu aşiretlerin isimlerinin arkasındaki „uşağı“ sözcüğü ile „lı“ eki, dsaha önce de belirttiğim gibi Milletvekilinin kendi eklemesidir. Dersimlilerin kendileri bu sözcük ile bu ek`e yer vermezler.
2. Dersim`de „Aşağı Karaçallı diye bir aşiret yok. Renda, muhtemelen Aşağı Karaballı demek istemiş. Beri taraftan bahsi geçen aşiretin ismi „Karaballı“ değil, Qerebaliyan`dır. Bu ikisi, hem form olarak hem de anlam olarak birbirlerinden farklıdırlar. Yani doğrusu „Yukarı Karaballı,“ „Aşağı Karaballı“ değil, „Qerebaliyanê Cori“, Qerebaliyanê Cêri“ dir. Renda, bu isimleri Türkçeye çevirip öyle yazmış. Yine burada bahsedilen öteki aşiret isimleri de şöyledir:
2. Bahtiyarlı: Bextiyaran, Koç Uşağı: Qocan/Qozan, Maksut Uşağı: Maksudan, şam Uşağı: şemkan, Aslan Uşağı: Aslanan, Bit Uşağı: Beytan`dır. |