| Home | Links | Downloads | Biyografi | Photo Gallery | Poems | Feedback | Link Us|   

Menu
 Home
 Archives
 News Archives
 Downloads
 WebLinks
 Biographies
 Books
 Submit News
 Photo Gallery
 Our Authors
 News 4 u
 Your Account

Reklam

Languages
Select Interface Language:

English German Kurdish-kurmanci Kurdish-zazaki Turkish

Kirmanckî :: Zazakî
 Alfabe
 Ferheng
 Gulî
 Kirmanckî de suffîksî
 Meywa
 Rengi
 Şanike
 Şîîre
 Zemîrî

Ferheng
Turkish - Kurdish(Zazaki) Dictionary


Turkish - Kurdish(Zazaki)
Kurdish(Zazaki) - Turkish

Ferheng

Photo Gallery
















Archives





Any Articles

· BİR KİTAP, „KÜRT İSYANLARI“ ÜZERİNE (1(
· Avesta ve Kürtçe dillerindeki benzer kelimeler
· Avesta Dili ve Kürtçe
· Kirmanckîya (Zazakîya) Motkî u Hewêlî ra
· Zazalar kimdir, Zazaca nedir ?
· DİLİMİZ KÜRTÇE
· Horasan, Alevilik, Kürtlük ve Türklük 5.Bölüm
· Bir „Dede“nin incileri 4.Bölüm
· Alevilerin „Türklüğü“ne dair 3.Bölüm
· Osmanlı Devleti Türkleri asimile mi etti? 2.Bölüm
· ALEVİ KÜRDE KİMLİK YAMASI 1.Bölüm
· FEKÊ ÇEWLÎGÎ DE ANTIŞÊ KARAN (FÎÎLAN)
· VER BI ETÎMOLOJÎYÊ KIRMANCKÎ (ZAZAKÎ)
· NUŞTOX, ZIWAN Û ŞEXSIYETO NETEWEYI
· Rastnuştiş- IV


Biographies

· Mehmet Uzun (English)
· Mehmet Uzun (Kirdki-Zazaki)
· Mela Mehmed Elî Hunî (Kirdki-Zazaki)
· Lerzan Jandîl (Zazaki-Kirmancki)
· Munzur Çem (Zazaki-Kirmancki)
· Shahan Axa (Zazaki-Kirmancki)
· Seyid Rıza (Türkçe)
· Nuri Dersimi (Deutsch)
· Nuri Dersimi (Türkçe)
· Haydar Isik (Deutsch)


Archives

· MtDNA and Y-chromosome Variation in Kurdish Groups
· Dimili Dialects of Kurdish Language
· The Dimili Kurds of Turkey
· Der Koçgiri-Aufstand
· Veyva Wusivê Ale Koyî
· Qoçgiri İstiklal Savaşı
· ZIWANÊ KURDKÎ DE ZEMÎRÎ
· Meywa
· Gulî
· Rengi


Poems

· Dersa Dımli
· TİM HA Mİ VÎR D'
· KÊNİ ŞAHİDEY
· Tİ Yİ
· DE VAJE
· TİK-TEYNAYO EZ
· BENATE WESIYO MERG
· QAZA LENG
· Ey Reqip
· QEÇEK


ALEVİ KÜRDE KİMLİK YAMASI 1.Bölüm

(1920 total words in this text)
(4451 reads)   Printer Friendly Page




ALEVİ KÜRDE KİMLİK YAMASI

Munzur Çem

Cemal Şener`le yüzyüze konuşmuşluğum yok. Kendisini yazdıklarından biraz tanıyorum. Daha çok Alevilik konusunda yazar. Katıksız bir resmi tezci olduğu için yazıp çizdikleri de ona göre oluyor. Kafasındaki reçetelerin doğruluğunu kanıtalayabilmek için gerçekleri en kaba biçimde tahrif etmekten kaçınmaz.

Örneğin, “Atatürk ve Aleviler“ isimli kitabında, kaynak bile göstermeden iftira düzeyine varan aşağıdaki satırları yazdığı için kendisini sertçe eleştirme zorunluluğu hisetmiştim.

"Mustafa Kemal'i yakalayıp  İngilizler'e teslim etmek üzere emir alan Dersimli Çete Reisi Alişer:

'Paşam arkandayız meraklanma'

Mustafa Kemal, Erzurum'dan Sıvas'a giderken Çardaklı Boğazı'nda Dersim Alevi Kürt aşiretlerince basılacağı haberi gelir. Elazığ Valisi Ali Galip, Dersim aşiretlerini Mustafa Kemal'e karşı kışkırtmak istemektedir. Hareketten bir süre sonra Mustafa Kemal ve heyeti pusuya düşer. Pusuyu kuran çetenin kolbaşısı Alişer Efendi, 'Biz Ali Galip'in emrini dinlemeyeceğiz. Çünkü siz bu vatanın kurtarılması için çalışıyorsunuz: Biz size yardım edeceğiz' der."

Bir süre önce bu kez internet yoluyla “Alevilerin Etnik Kimliği“ başlıklı yazısı elime geçti. Şener, bu yazıda sözümona Alevilerin etnik kimliklerini irdelemeye kalkışıyor ama tüm çabası Kürtten Alevi olamıyacağını, Alevi Kürtlerin aslında asimile olmuş Türkler olduklarını kanıtlamaya çalışmaktan ibaret kalıyor. Tabi böyle olunca da yazı, bir araştırma yazısı niteliğinden çıkıp, resmi ideolojinin sıradan bir propaganda aracına dönüşüyor.

Yazar, yazısına, Martin van Bruinessen`den şu alıntıyı yaparak başlıyor.

„Ritüel dili olarak neredeyse tamamen yalnız Türkçe kullanan ve hatta coğu Türkçe aşiret adlarına sahip olan Kürtçe ve Zazaca konuşan Alevilerin varlığı, bir çok yazarın izahat kabilinden hayal gücünü meşgul etmiş bir vakadır. Hem Kürt hem de Türk milliyetçilerinin bu grupların muğlak kimliklerini kabul etmekte güçlükleri olmuş ve bunlar sıkıcı ayrıntıları örtbas etmeye çalışmışlardır.“

Martin‘ in sözkonusu yazısını okumş değilim. Ancak eğer herhangi bir çarpıtma ya da yazım hatası yoksa, Martin bu noktada iki önemli yanlışa düşüyor demektir. Birincisi, İster Kurmanci isterse Kırmancki (Zazaki) konuşuyor olsunlar; Kürt Aleviler için „Ritüel dili olarak neredeyse tamamen yalnız Türkçe kullanan,“ belirlemesinde bulunmak pratik yaşamadaki gerçekle hiç ama hiç bağdaşan bir belirleme değil. Alevi ibadetinde Türkçe dualar olduğu ve bu duaların Kürt Aleviler içerisinde de edildiği doğrudur. Bunlar, Alevi Kürtlerin ibadetinde tali bir yere sahipler.

Daha önce bir çok kez yazdığım gibi, bu satırların yazarı, Alevi bir aileden geliyor. Dolayısıyla da kendi toplumunun ibadet dilinin ne olduğunu en iyi bilebilecek durumda olanlardan biri olması doğaldır. Dersim`de doğup büyümüş her inasınımzın bileblieceği ve bildiği gibi, bizim anne ve babalarımız ne güneş ve aya bakarken, ne kurban keserken, ne ziyarete giderken, ne Hızır ve Gağan bayramlarını kutlarken, ne adak sunarken, ne bebekleri yıkarken, ne lohusa kadını ziyaret ederken ve ne de haftanın belli günlerinde adak şeklinde mum yakarken Türkçe dua ediyorlardı. Bu dualar, tamamen kendi dillerindeydi, yani Kürtçeydi. Şahsen çocukluk ve gençlik yıllarımda onlarca Ceme katılmış biriyim. Bu cemlerde kullanılan dilin de yine Kürtçe olduğunu benim gibi Dersim´de büyümüş herkes iyi bilir. Buna karşın Türkçe dua yok muydu? Vardı elbet. Örneğin, Türkçeye „Gülbenk“ diye uyarlanmış olan, Kürtçesi ise „Gulvang“ ya da „Gulbang“ denilen dua çoğunlukla Türkçeydi. Ceme getirilmiş „niyaz“ın cem sonrasında dağıtımı sırasında da kimi dervişlerin Kürtçenin yanısıra, Türkçe dua okudukları da olurdu.

Zaman zaman bazı pir ve rehberler, beyit söylüyorlardı ki bunların çoğu Türkçeydi. Ancak beyitlerin söylendiği bu tür toplantıları kesinlikle cemlerle karıştırmamak gerekir. Dersim`de bunlar başka, cemler başkadır. Kanımca, Bruinessen de asıl yanlışa burada düşüyor ve Kürt Alevi cemlerini, deyişlerin okunduğu ayinlerle ya da Bektaşi cemleriyle bir görüyor, onların farklı niteliklerini gözardı ediyor. Alevi ibadetini ise bir bakıma deyiş ve Gulbang (Gülbenk)`lerden ibaret sayıyor.

Bruinessen`in, Jandarma Genel Komutanlığı tarafından hazırlanan bir rapordan aktardığı şu satırlar da dikkat çekicidir:

"Zaza Alevilere gelince: Bunlarda mezhep ve ibadet dili Türkçedir. Ayinlere iştirak edenler Türkçe konuşmak mecburiyetindedir...“

Daha önce de belirttiğim gibi Bruinessen`in yazısını okuyamadığım için bu satırları nasıl yorumladığını, karşıt görüşlere yer verip vermediğini bilemiyorum. Ama raporda yer alan iddianın, gerçekle bağdaşmadığı da gözönündedir. Başka şeyler bir yana, Türkçe bilmeyen bir toplumda, Türkçenin konuşulmasının zorunlu hale getirilemeyeceği, bunun maddeten mümkün olmayacağı açıktır.

Benim yaşıtlarım 1930`ları görmediler ama 1950`lileri yaşadılar. Eğer raporda belirtilen türden bir durum sözkonusu olsa idi, bunun bizim dönemimizde de görülmesi gerekirdi. Soykırım, yasak ve sürgünlere rağmen,  1930`lardan 1950`lilere gelindiğinde bölgede Türkçe geriledi de Kürtçe gelişme mi gösterdi denilemiyeceğine göre, başka türlü olması düşünülemez. Oysa, daha önce de belirttiğim gibi 1950`lerde bizim inadet dilimiz Kürtçeydi. Ben günlük yaşamda ne anne ve babamdan, ne komşularımdan, ne çevre köylerin halkından bir tek Türkçe dua, espiri, atasözü ya da masal duymamısımdır.

Alevi beyit ve nefeslerinden bir çoğunun Türkçe olmasının açıklanmasının Bruinessen`in belirttiği gibi güç olduğu kanısında da değilim. Bence bunun kaynağını İran Sarayı`nın, diğer bir deyişle şiiliğin etkisinde aramak gerekir.

Untumamak gerekir ki Osmanlılala İranlılar yüzyıllarca paylaşım yüzünden çekiştiler ki temel paylaşım alanı da Kürdistan`dı. Bu çekişme, sadece tarih kitaplarında okuduğumuz meydan muharebelerinden ibaret değildi elbet. Onun ekonomik, sosyal ve kültürel; ideolojik-politik boyutları vardı. İran Sahları bu mücadelede, inançsal nedenlerle genellikle Alevi kitle ile daha iyi ilişki kurma şansına sahip olular. Bu işin başını çekenlerin deyiş ve nefesleri ise çoğunlukla Türkçe idi. Özellikle de Sah Hatayi`nin bu konuda ne kadar yoğun bir çalışma yaptığı ve onun tarafından okunan dua ve nefeslerin sonradan Alevi ibadetinde çokça yeraldığı bilinmektedir. İşte dışardan gelen bu Türkçe duaların, Alevi Kürtler arasında da belli ölçüde yer edinmelerinin en önemli nedenini burada aramak gerekir. Bektaşi Tekkelerin`de dilin Türkçe olması, bu dilin yazı dili olarak kullanılma imkanına sahip olması ise beyit ve deyişleri kaybolmaktan kurtardığı gibi onlara yayılma olanağı verdi.

Şener, J. Genel Komutanlığına ait aynı raporda „20-30 yaşlarından yukarıdakilerle Türkçe anlaşmak mümkün iken 10 yaşından küçük çocuklarla Türkçe konuşmak imkanı ortadan kalkmak üzeredir,“ dendiğini ve „Bu netice Dersim Alevi Türklerinin benliklerini kaybetmeye başladıklarına ve ihmal edilirse günün birinde Türk dili ile konuşana tesadüf edilmeyeceğine delilidir,“ eklemesinde bulunulduğunu belirtiyor.

Aslında bu tür değerlendirmelere ya da „Türklüğe yönelmiş tehlike“ye dönemin resmi belgelerine çokça rastlanmaktadır.

Örneğin, 1925 Direnişinin ardından Kürdistan`da bir geziye çıkan ve ayrıntılı bir rapor hazırlayan Çankırı Milletvekili ve TBMM Başkanı Abdulhaluk Renda da yine aynı konuya değinerek şöyle diyor:

 "Kürtler dillerini hakim kılmışlar ve Türkçe öğrenmeye muhtaç olmadan bütün işlerini görebilecek duruma gelmişler ve Türk erkeklerinin %80 ini Kürtçe öğrenmeye mecbur bırakmışlardır.“

1930 yılında Erzincan`dan Başbakan İnönü`ye yazdığı mektuplarda Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak`ın sergilediği tavır da bu çerçevenin dışında değil. Ancak O, oldukça dobracıdır ve J. Genel Komutanlığı`ndan farklı olarak Kürtlere Türk deme gereği duymuyor. Tersine onların Kürtlüğünü açıkça kabul ediyor ve kendilerine karşı askeri harekat da dahil, sert önlemler alınmasıni öneriyor:

„(...)

„Erzincan Merkez ilçesinde 10.000 Kürt vardır. Bunlar Alevilikten faydalanarak Türk köylerini Kürtleştirmeye ve Kürt dilini yaymaya çalışmaktadırlar. Bir kaç sene sonra Kürtlüğün bütün Erzincan`ı istila edileceğinden endişe edilebilir. Örfen Türk, fakat Alevi olan Türk köyleri Aleviliğin Kürtlüğü temsil ettiği zihniyetiyle ana lisanlarını terk ederek Kürtçe konuşmaktadırlar.Bu işe önayak olan, her şekavete yataklık eden Rusaray, Mitini, Sıncığı, Kürtkendi, Kelarik köylerinin aslı bir şekilde kayda tabi tutularak bunlardan gerekenlerin Trakya`ya nakli ve bölgelerdeki bazı reislerin il merkezinde ve polis nezareti altında ikamet ettirilerek emniyete alınmaları gerekmektedir. Türk olan Alevi köylerinin Kürtçe konuşmalarına ve Türk dilinin bütün bölgeye yayılması için esaslı tedbirler almaya ihtiyaç vardır.

3. İl bölgesindeki bazı memurların Kürt ırkına mensup olduğu bilinmektedir. Örneğin; Erzincan Sorgu Hakimi şevki Efendi`nin Kürtleri himaye ettiği ve geceleri evinde Kürtleri topladığı gerçekleşmiştir. Bu adamın her ne şekilde olursa olsun il bölgesi dışına nakline ve bu gibi memurlar hakkında da aynı işlemin yapılmasına lüzum vardır.

4. Arz ettiğim bu meselenin en önemlisi, birinci maddede dı geçen köylerin kesin surette tedibi ve ırkan Kürt olduğu kesinlikle bilinen bilinen memurların bir an önce yerlerinden alınmasıdır.“

Sonra ne oldu dersiniz? Sonra 1930 yılında Pülümür Harekatı başlatıldı, Kürtler şidedetli direniş gösterdiler; her iki taraftan da kayıplar oldu. Arkasından da Erzincan yöresinde Kürtçe çok katı bir şekilde yasaklandı.

Bu yasakla ilgili olarak Doç. Dr. Fikret Başkaya şunları yazıyor:

„Nüfusunun %3 ile % 4 dışında Kürtçe`den başka dil bilmediği dönemde, Kürtçe`nin kullanılması yasaklanmıştı. (Resmi olmayan durumlarda) Kürtlerin yaşadığı kent merkezlerinde bu yasağa uyulmasını sağlamak amacıyla memurlar görevlendiriliyordu. Köyünden sınırlı artık satmaya gelen Kürt köylüleri hiç Türkçe bilmediklerim için „kontrol memurları“na yakalanmaktan kurtulamıyorlardı. Erzincan Valisi Ali Kemali Bey`in yazdığına göre, her Kürtçe kelime için beş kuruş ceza kesiliyordu. Bir koyunun eli kuruşa satıldığı dönemde 1930`lu yıllarda beş kelimelik iki cümleyle meramını ifade etmek zorundaki bir kişi bir koyun değerinde ceza ödemek zorunda kalıyordu... Satış için çevirmene başvurma zorunluluğu nedeniyle satıştan elde edilen gelir, ceza olarak ödenip elden gidiliyoru.“ (Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın flası, Doz Yayınları, İstanbul, 1991, s.56)

Burada şunu da unutmamak gerekir; Türklerin asimilasyonuna dair yapılan bu tür değerlendirmeler, Alevi Kürtlerin yaşadıkları bölgelerle sınırlı kalmıyor. Sünni Kürt bölgeleri için de benzeri tablolar sık sık karşımıza çıkmaktadır.

Bence 1930`lu yıllarda yazılan bu tür raporları değerlendirirken, en başta devletin o yıllardaki Kürt politikasını gözardı etmemek gerekir. Nedir bu politika?

1930`lu yıllar, ırkçı „Türk Tarih Tezi“nin şekillendiği ve buna uygun katı adımların atıldığı yıllardır. Bu teze göre, Türkler çok eski dönemlerde yaşadıkları bölgelerden çıkarak dünyanın dört bir yanına yayılmışlar, oralara medeniyet taşımışlar. Eski büyük uygarlıklar, (Mezopotamya, Mısır, Anadolu, Çin, Latin Amerika dakiler dahil) Türklerin eseridir. Türkler medeniyetin babasıdırlar. Türk Dili bütün dünya dillerinin anasıdır (Güneş-Dil Teorisi) vs.

Bu dönem, aynı zaman Kürtlerin varlığının inkar edildiği, onların dağ Türkleri olarak ilan edildikleri yıllardır. Resmi teze göre Kürt diye bir halk olmadığı gibi, Kürtçe diye bir dil de yoktur. Kürtçe denilen dil, Türkçenin dağlarda yaşayan bozuk bir şivesidir. „Kürtlerin kökeni, kimliği, dili ve kültürü ile ilgili“ resmi raporların ise bu ideoloji ve politikaya hizmet etmek amacıyla hazırlandığı tartışma götürmez. Tabi aynı devlet bir yandan Kürtlerle ilgili ısmarlama tezler hazırlatırken, bir yandan da bu konuda en küçük bir farklı görüşe hayat hakkı tanımıyor, tartışma olanağını ortadan kaldırıyordu. Bu, öyle bir dönemdi ki resmi teze aykırı anlamda Kürt sözcüğünü kullanmak bile kelleyi koltuğa almakla eşanlamlıydı.

Devlet yöneticilerinin bu yönde yazıp söyledikleri, bu dönemde Kürt halkına karşı sürdürülen baskı ve şiddet politikasına, inkar ve asimilasyon çabalarına uygun zemin hazırlamak ya da onun haklılığını kanıtlamak çabasından ibarettir. Devletçe verilmek istenen mesaj özünde şu idi: Kürtlerin yaşadıkları bölgelerede eskiden Türkler vardı, bu Türkler asimile oldular, dolayısıyla da Kürt diye bilinenler Türktürler. Kürtlerin Türkleri asimile etmeleri durumu bugün hala da devam ediyor. Türklük tehlikededir. Böyle olunca da Kürtlerin şiddetle cezalandırılmarı ve Türkleştirmenin yangınlaştırılması hem Türklere yönelik güncel tehlikeleri önlemek bakımından önemlidir ve hem de bu yolla eskiden Türk olan insanların asıllarına dönmeleri sağlanır ki bu tarihi adaletin gerçekleşmesi anlamına gelir.

Beri taraftan, Alevi ibadetinde Türkçe duaların bulunuşunun, etnik kimlikle bir ilişkisi olamıyacağı da gerçeğin bir diğer yüzüdür. Diyelim ki İslam dininde ibadet Arapçadır. Bundan hareketle Araplar dışında kalan müslüman halkları ve tabi bu arada Türklerle Kürtleri Arap asıllı olarak görmemiz mi gerekir? 

Öte yandan Türklükle Alevilik arasında sunni bağlar kuran ve hatta Aleviliği „Türk Düşünce Tarzı“ ya da „Türk İslamı“ diye yutturmaya kalkışanların, şu noktaları nasıl açıklayacakları merak konusudur.

1. Cemal Şener`in de belirttiği gibi Türkler Alevilikle 10-11. yüzyıllarda  tanıştılar. Peki ondan önce Alevilik yok muydu? Elbet her yönüyle bugünkü gibi olmasa da vardı. Aleviliği Îslam`ın bir mezhebi olarak algılasanız da vardı, onu bu satırların yazarı gibi İslam`dan etkilelen islamdışı bir inanç olarak görseniz de...

2. Saptayabildiğim kadarıyla, Alevi din adamlarının sıfatları ile ibadette kullanılan temel terimlerin hiç biri Türkçe değil. Örneğin, Pir, rehber, dede, ana, baba, mürşid, şıx (şıh), sêyid (sêy), derviş, talib, Gulbang (Gulvang), sema,  ziyaret, cem, çıra, çıralıx, bêyit vs. Bunların bir bölümü Farsca ve Kürtçe, diğer bölümü ise Arapça ya da öteki dillerden gelmedir.

3. Heteredoks, ya da islamdışı bağımsız dinler olarak kabul edilen dinlerin kaynağı Kürdistan`dır. Diyleim ki Ehli-Haq, Ezdilik, Şebeklik gibi Aleviliğe çok yakın olan inançlar, Kürt halkı arasında varlıklarını sürdürmekteler.

Aleviliği elbet bir halka maletmek mümkün değil. O, değişik halklardan insanların inancıdır. Ama eğer tarih içersinde değişik toplumların bu inançla ilişkileri irdelenecek olursa, Kürtlerin ona en yakın halklardan biri olduğu da rahatça görülebilir. Daha doğrusu İrani bir halk olan Kürtler, Türkler gibi sonradan gelip Alevilikle karşılaşmadılar. Onlar, bu inancın şekilendiği toprakların bir halkı olarak uzun süren tarihi süreçte, onun temelini oluşturan inanç ve kültürlerle içiçe, yanyana yaşadılar. Bu hamurun yoğurulmasında onların payı küçümsenecek gibi değil.

  

[ Back to Munzur Çem | Sections Index ]




All Rights reserved. Copyright © by zazaki.org